Recep, Şaban ve Ramazan aylarından oluşan kutsal üç aylar bu yıl, Recep Ay’ının ilk günü olan 8 Nisan’da başladı. İslam dünyasında ve halen Dünya’nın dört bir yanında yaşayan Müslümanlar nezdinde kutsal olan üç aylar o kadar kutsaldır ki; aynı zamanda fiziki bir varlık olan zamanın akıp yol aldığı bu dönemde, sevapların değeri misliyle hesaplanmakta, günahlar ise Allah(CC)’ın biz kullarına olan merhametinin bir yansıması olarak aynı kıymeti nazarında verilmektedir.
Bu aylarda; ibadetlere, sevaplara ve iyiliklere her zamankinden daha fazla önem verilmesi, günahlardan ve kötülüklerden ise her zamankinden daha uzak durulması gerekmektedir. Bu aylar; Müslümanların birbirleri ile kucaklaşıp küslerin barışması, açların doyurulması, ibadetlere daha bir ihtimam gösterilmesi, barış içinde yaşanması gereken aylardır.
Hz. Peygamber (SAV) döneminde sahabeler zamanında, sahabe-i tabiin zamanında ve daha sonraki muhtelif dönemlerde bu kurallara aynen uyulmuş, olması gerektiği gibi üç ayların hakkı tam anlamıyla verilmiştir. Günümüzde ise bu aylarda sadece bolca Kur’an-ı Kerim okunmakta, hatim indirilmekte, tutanlar üç ayları tutmakta (üç ayları tutmak, bu ayların başından sonuna kadar oruç tutmak demektir.), ancak; İslâm’a aykırı olan terör, adam öldürme, kesme, doğrama, din tüccarlığı Dünya’nın dört bir yanında hız kesmeden devam etmektedir.
En azından; kılıç kalkan terör olaylarının yeryüzünün her tarafını kasıp kavurduğunu, bunları yapanların çoğunun da sözde Müslümanlar olduğunu, hepsinin birbirini yediğini, hırsızlık, düzenbazlık, düzen bozuculuk, kanun ve kural tanımazlık, fitne ve fesat içinde olduğunu, din tüccarlığının alıp başını gittiğini de gözümüzün önündeki ticari işletmelerin isimlerinden biliyoruz.
Maalesef İslam’ın ibadetlerini biz (o da ne kadar yapıyorsak), dünya ve hayata ilişkin kurallarını ise gelişmiş ecnebi milletler yapıyor. İnanışımıza göre ise biz günahkâr bile olsak bir müddet yandıktan sonra cennete gideceğiz, onlar ise ebedi Cehenneme. Arsızlık, hırsızlık, rıssızlık, kuralsızlık, tembellik, hak hukuk yeme, adam kesme, doğrama, terör estirme, kural çiğneme, kanunsuzluk, mesai hırsızlığı, müşteriyi kazıklama, turisti kazıklama, benzine aşırı su katma (az su katmaya razıyız.), dedikodu, gıybet (tarih ilmi ile gıybet de birbiri ile çelişiyor aslında.), sehem kurma, arkadan iş çevirme, işverenin zamanından çalma, işçinin, çalışanın hakkını yeme vb. bizde olduğu halde cenneti bize mal ediyoruz, cehennemi gâvurlara. Ne güzel İstanbul. Anadolu’da meşhur bir söz var. “Oldu ise mübarek olsun.”
Etrafınıza şöyle bir bakın değerli dostlar. Kendi ülkesinden kaçıp başka yere sığınanlar nerelere sığınıyor. Neden bizzat Müslüman memleketlere değil de Avrupa’ya, Avustralya’ya, Amerika’ya vb. olmak üzere, neden hep o beğenmediğimiz, gâvur dediğimiz memleketlere sığınıyorlar. Üstelik oralara gidenler de kendi kötü huylarını oralara da taşıyıp onların düzenini bozup enva-i çeşit huzursuzluğa sebep olmuyorlar mı?
Daha o kadarla da bitmiyor. Bunlar yetmiyor, Müslüman olduğumuz için birde din ticareti yapıyoruz. Bulunduğunuz yerde çarşıya pazara çıktığınızda dükkânlara, mağazalara dikkat edin. İsmi dini terim ve argümanlardan oluşan onlarca işyeri göreceksiniz. İsminde Akabe, Hacı, Emir veya Şeyh, Mekke ya da Medine, Tekke veya Cuma, Arafat vb. saymakla bitiremeyeceğim nice isimler, daha neler var neler.
Ah İslamiyet, ah Müslümanlık ah. Ah üç aylar ah. At izi it izine karıştı, size kim layık, siz kime layıksınız belli değil. Bedavadan, sadece senede bir ay aç kalma zorluğu olan orucu biz tutup, günde beş vakit abdest almak dışında zahmeti olmayan namazı biz kılıyoruz (ne kadarını ve ne kadar hakkıyla yaptığımız da aslında şüpheli) , başta dürüstlük olmak üzere İslâm’ın asıl ana materyalini oluşturan yaşam biçimini gâvurlara ihale etmişiz. Onlar da hiç itiraz etmeden yerine getiriyorlar zahir. Üstelik biz cennette hurilerle keyif sürerken onlar cehennemin en diplerinde cayır cayır yanıp azap çekecekler.
Tamamen İslâmi ölçülerde dürüst bir yaşam ve davranış içinde olan Müslümanları tenzih ederim. Ama; şu yukarıda saymakla bitiremediğim özelliklere sahip sözde Müslümanlar acaba cenneti, üç ayları ne kadar hak ediyorlar? Onlar üç ayların içinde olan Regaip, Miraç ve Berat kandillerini ne kadar hak ediyorlar, hatta Müslüman olmayı ne kadar hak ediyorlar. Ne kadar? Vah Müslümanlık vah. Kimlerin eline kaldı.
İslâmiyetten önceki Mekkeli müşrikler dahi üç aylarda tüm kötülüklere ara verir, bu üç ay boyunca terör estirmezlerdi. Biraz kendinize gelin, kendinize.
Yusuf İslam ne diyor; “çok şanslıyım ki Müslümanları tanımadan önce Müslüman oldum. Şayet Müslümanları tanıdıktan sonraya kalsaydı Müslüman olmayabilirdim.”
İçinde olduğumuz üç ayların hayırlı olmasını ve tüm Müslümanların değişime uğrayıp dinimize ve kutsallarımıza layık olmalarını dilerim.
Bugünkü makaleyi de böyle bağladık değerli dostlar. Biraz fazla derine daldım ama kusura bakmayın artık.
Esenlikler dilerim.