Erzurum’a eskiden nazenin ve tılsımlı bir sevinçle kar yağardı. Bizim çocukluğumuzda karlı yıl, kârlı yıl bilinirdi. Kış çocuklar için yazın yaşanamayan sevinçleri yaşama fırsatı demekti. Marangoz Turan Emi’nin yapmış olduğu kızaklarla Hikmet’in yokuşundan Kuşkay’ın önüne kadar kızağın kendi hızıyla gitmesinin vermiş olduğu haz bir başkaydı. Hikmetin yokuşundan Kuşkay’ın önüne kızakla inerken, beş dakikalık bir zamanda yaşanan sevinç, geri dönüşte yokuş yukarı kızağımızı ardımız sıra sürüklerken çileye dönüşürdü. Gerçekten Hikmet’in yokuşu zor bir yokuştu. Hikmet’ten inmek an meselesiyken onu çıkmak büyük emek isterdi.
Bizi, Hikmet’in yokuşunu tırmanırken gören Muhammet Baba: “Ola uşaklar! Hikmet sadece size mi yokuş? Vallahi bize daha yokuş. Hikmet’ten inmek an meselesi, çıkmak bir ömre bedel.” derdi. Çocukluğumuzda anlam veremediğimiz bu sözler şimdi gerçek anlamına kavuşuyor.
Kar yağdığı gün mahallenin gücü kuvveti yerinde erkekleri; fırına, okula, çeşmeye ve çarşıya giden yolları elbirliğiyle açardı. Gönül birlikteliğinin tabii sonucu olan bu iş bölümü ve ortak çalışma ile karın, hayatın normal akışını engellemesinin önüne geçilirdi.
Hancı Selim’in ödünç verdiği atlı kızakla, mahallenin kürenen karlarının oluşturduğu kar tepeleri ara sokaklardan uzaktaki açık alanlara taşınırdı. Bu alan genelde Buzdolaplı dükkânın önündeki geniş alan olurdu. Taşıma işi bitince kar kürekleri çocuklara kalırdı.
Kar, hafta içi yağmışsa kürekleri eve götürmek çocukların doğal göreviydi. Yanan sobanın başında kahvaltımızı yapar, okulun yolunu tutardık. O gün okulda, Kızılay çantasına epey iş düşerdi.
Okul çıkışı tahta kürekleri kapan çocuklar, Buzdolaplı dükkânın önündeki kar dağını andıran tepede soluğu alır, kendilerine kardan evler kazardı. Kar tepesi zaman sonra Kapadokya’ya dönerdi. Yaşça büyük çocuklar kardan ev yapma işini çocukça bulur, karları kürenmemiş evlerin damlarını para karşılığı küremeye giderlerdi. O yıllarda evler bitişik nizamlıydı. Neredeyse devlet kurumlarının dışındaki binaların damları çatısızdı. Hal böyle olunca her yeni kar yağdığında zorunlu olarak damları kürümek gerekirdi.
Damlardaki karlar küründikten sonra ev sahibinden parayı almak kadar dünyada zor bir iş yoktu! Çocuklar isterdi ki; paramı alayım, hemen gideyim, bir başka damın daha karını küreyeyim, paraya para katayım. Ev sahipleri de üşüyen ellerimizi düşünür: “Eve gelip bir şeyler yemeden, içmeden ve ısınmadan asla size para vermem.” derdi.
Çocuklar damları kürerken evde çoktan hazırlıklarını yapmış olan teyzeler, bizleri yanan sobanın yakınına hazırladıkları sofralara oturtur, neredeyse elleriyle doyurmaya kalkışırdılar. Bebek muamelesi görmemek için önümüze konulan sofradan kendimizi doyurmuş olarak kalkardık. Akabinde paramızı avuçlarımıza teslim eden teyzeler yanaklarımızdan öper, helallik alır, dualarla bizi uğurlardılar. Akabinde gittiğimiz evlerde de aynı sahneler yaşanırdı. Her ne kadar Zahire Teyze’de, Gülpaşa Yenge’de yemek yedik desek, yeminler etsek de:“Orası başka burası başka, siz gençsiz, yiyin ki bir an önce büyüyesiniz. O nasıl merek ki bir horum otu almir.”nasihatleriyle mecburen bir şeyler yemek zorunda kalırdık. Parasıyla damlarını küretip de paramızı vermek için hazırladıkları sofralarda bir şeyler yememizi şart koşmaları ne ulvi bir davranıştı. Bu erdem dolu davranışları geleceğin nesilleri bizlere bir nevi şuur ihdası, şükür aşısıydı.
Kar küreme işi biten çocuklar, Battal Gazi atlayışı yarışına giderdiler. Bu yarış en yüksek damlardan:“Savulun, Battal Gazi geliyor!” narası eşliğinde yapılan atlayışlardı. Genellikle birinciyi belirlemede kavgalar çıkardı. Kavga çıkmamış, birisi Battal Gazi seçilmiş ise bir daha ki kar yağışına kadar onun havasından geçilmezdi.
Akşam olunca yuvamızda gürül gürül yanan sobamızın başına geçerdik. Annemizin veya babamızın anlattığı masalları dinlerdik. Kalabalık misafirliklerde Tel helva çekilirdi. O yıllarda Erzurum’da nedense bizim mahalle ve evdeki kimse mısır patlatmayı bilmezdi. Dinlediğimiz masalı: “Pilav geldi! Godi beşe, pilav geldi!” narası bölerdi. Babamız, cebinden çıkardığı parayı avucumuza sayardı. Analarımız“Yazık, gidin alın. Adam satsın, soğukta üşümesin. Bir an önce evine gitsin. Çoluk çocuğuyla vakit geçirsin.” derdi. Annelerimizin dışarıda soğukta patlamış mısır satanı düşünmesi de oldukça tuhafımıza giden bir erdemdi. İnsanlar o yıllarda böylesine fetiş düzeyine varacak derecede kendini düşünmezdi. Yaşadığımız toplumda karşıyı da koruyup ve kollayan bir ahlâk vardı.
Erzurum’a eskiden kar yağardı lapa lapa, bardan bardan; yollar kapanmazdı, kardan. Beyaz kar, defterimiz; sevincimiz kalemimizdi. Kara kalemle yazılar yazardık, Sevinçten kalemimizle; Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için diye başlayan.
Bizi, Hikmet’in yokuşunu tırmanırken gören Muhammet Baba: “Ola uşaklar! Hikmet sadece size mi yokuş? Vallahi bize daha yokuş. Hikmet’ten inmek an meselesi, çıkmak bir ömre bedel.” derdi. Çocukluğumuzda anlam veremediğimiz bu sözler şimdi gerçek anlamına kavuşuyor.
Kar yağdığı gün mahallenin gücü kuvveti yerinde erkekleri; fırına, okula, çeşmeye ve çarşıya giden yolları elbirliğiyle açardı. Gönül birlikteliğinin tabii sonucu olan bu iş bölümü ve ortak çalışma ile karın, hayatın normal akışını engellemesinin önüne geçilirdi.
Hancı Selim’in ödünç verdiği atlı kızakla, mahallenin kürenen karlarının oluşturduğu kar tepeleri ara sokaklardan uzaktaki açık alanlara taşınırdı. Bu alan genelde Buzdolaplı dükkânın önündeki geniş alan olurdu. Taşıma işi bitince kar kürekleri çocuklara kalırdı.
Kar, hafta içi yağmışsa kürekleri eve götürmek çocukların doğal göreviydi. Yanan sobanın başında kahvaltımızı yapar, okulun yolunu tutardık. O gün okulda, Kızılay çantasına epey iş düşerdi.
Okul çıkışı tahta kürekleri kapan çocuklar, Buzdolaplı dükkânın önündeki kar dağını andıran tepede soluğu alır, kendilerine kardan evler kazardı. Kar tepesi zaman sonra Kapadokya’ya dönerdi. Yaşça büyük çocuklar kardan ev yapma işini çocukça bulur, karları kürenmemiş evlerin damlarını para karşılığı küremeye giderlerdi. O yıllarda evler bitişik nizamlıydı. Neredeyse devlet kurumlarının dışındaki binaların damları çatısızdı. Hal böyle olunca her yeni kar yağdığında zorunlu olarak damları kürümek gerekirdi.
Damlardaki karlar küründikten sonra ev sahibinden parayı almak kadar dünyada zor bir iş yoktu! Çocuklar isterdi ki; paramı alayım, hemen gideyim, bir başka damın daha karını küreyeyim, paraya para katayım. Ev sahipleri de üşüyen ellerimizi düşünür: “Eve gelip bir şeyler yemeden, içmeden ve ısınmadan asla size para vermem.” derdi.
Çocuklar damları kürerken evde çoktan hazırlıklarını yapmış olan teyzeler, bizleri yanan sobanın yakınına hazırladıkları sofralara oturtur, neredeyse elleriyle doyurmaya kalkışırdılar. Bebek muamelesi görmemek için önümüze konulan sofradan kendimizi doyurmuş olarak kalkardık. Akabinde paramızı avuçlarımıza teslim eden teyzeler yanaklarımızdan öper, helallik alır, dualarla bizi uğurlardılar. Akabinde gittiğimiz evlerde de aynı sahneler yaşanırdı. Her ne kadar Zahire Teyze’de, Gülpaşa Yenge’de yemek yedik desek, yeminler etsek de:“Orası başka burası başka, siz gençsiz, yiyin ki bir an önce büyüyesiniz. O nasıl merek ki bir horum otu almir.”nasihatleriyle mecburen bir şeyler yemek zorunda kalırdık. Parasıyla damlarını küretip de paramızı vermek için hazırladıkları sofralarda bir şeyler yememizi şart koşmaları ne ulvi bir davranıştı. Bu erdem dolu davranışları geleceğin nesilleri bizlere bir nevi şuur ihdası, şükür aşısıydı.
Kar küreme işi biten çocuklar, Battal Gazi atlayışı yarışına giderdiler. Bu yarış en yüksek damlardan:“Savulun, Battal Gazi geliyor!” narası eşliğinde yapılan atlayışlardı. Genellikle birinciyi belirlemede kavgalar çıkardı. Kavga çıkmamış, birisi Battal Gazi seçilmiş ise bir daha ki kar yağışına kadar onun havasından geçilmezdi.
Akşam olunca yuvamızda gürül gürül yanan sobamızın başına geçerdik. Annemizin veya babamızın anlattığı masalları dinlerdik. Kalabalık misafirliklerde Tel helva çekilirdi. O yıllarda Erzurum’da nedense bizim mahalle ve evdeki kimse mısır patlatmayı bilmezdi. Dinlediğimiz masalı: “Pilav geldi! Godi beşe, pilav geldi!” narası bölerdi. Babamız, cebinden çıkardığı parayı avucumuza sayardı. Analarımız“Yazık, gidin alın. Adam satsın, soğukta üşümesin. Bir an önce evine gitsin. Çoluk çocuğuyla vakit geçirsin.” derdi. Annelerimizin dışarıda soğukta patlamış mısır satanı düşünmesi de oldukça tuhafımıza giden bir erdemdi. İnsanlar o yıllarda böylesine fetiş düzeyine varacak derecede kendini düşünmezdi. Yaşadığımız toplumda karşıyı da koruyup ve kollayan bir ahlâk vardı.
Erzurum’a eskiden kar yağardı lapa lapa, bardan bardan; yollar kapanmazdı, kardan. Beyaz kar, defterimiz; sevincimiz kalemimizdi. Kara kalemle yazılar yazardık, Sevinçten kalemimizle; Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için diye başlayan.
Hocam kaleminize sağlık eski Erzurum kıslarini ne de güzel betimlemişsiniz.
Zevkle okudum hocam yüreğinize sağlık