Sidney Havalimanı'ndan bizi Tokyo'ya uçuran uçakta, tam 9 saat boyunca yolculuk ediyoruz. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ayak bastığımız Tokyo Havalimanı'nda, yorgunluğumuzu da unutarak hemen kalacağımız otele yöneliyoruz. Günün ilk saatleri ve programımızın da öğleye doğru başlayacak olmasını fırsat bilerek kendimize biraz olsun dinlenme zamanı ayırıyor ve iki gün boyunca yoğun geçecek bir gezi için hazırlıklara koyuluyoruz.
Dile kolay, çünkü Tokyo!
Dünyanın en büyük kenti!.. 600 kilometrekarelik yüzölçümüne rağmen tamı tamına 35 milyonluk nüfusa sahip bir kent olmakla birlikte, Japonya'nın da başkenti...
Tokyo temaslarımıza geçmeden önce, dilerseniz bu kent hakkında biraz bilgi aktaralım sizlere:
Yüzölçümü 600 kilometrekare olup, 35 milyon nüfuslu megapol bir bölge olan Tokyo dünyanın en büyük kentidir. Aynı zamanda son yapılan araştırmalara göre yaşamın en pahalı olduğu kenttir. Büyük Okyanus'un bir girintisi olan Tokyo Körfezi'nin kıyısında, Sumida Nehri'nin ağzında yer alır.
Şehrin merkezinde hendekler ve geniş bahçelerle çevrili İmparatorluk Sarayı yer alır. Sarayın doğusunda, Japon iş dünyasının merkezi olarak nitelendirilen Maranouçi semti bulunur; kuzeydoğusunda ise pek çok üniversitenin ve basımevinin bulunduğu Kanda semti uzanır. Resmi binalar sarayın güneyindeki Kasumigaseki semtinde toplanmıştır. Milli parlamento binası ise Kasumigaseki'nin batısındadır. Dünyaca meşhur bir alışveriş merkezi olan Ginza semti şehrin doğu kesimindedir. Tokyo'nun mimarisi iki veya üç katlı ahşap evlerden, Meiji döneminden kalma taş yapılara ve beton veya çelikten yapılmış gökdelenlere kadar değişen bir çeşitlilik gösterir. Japonya'nın başlıca ibadet merkezi olan Meiji Tapınağı bir milli abide olarak kabul edilir. Başlangıçta depreme karşı mukavim olsun diye binalar 30 metreyle sınırlandırılmış, fakat 1960'lardan sonra bu yüksekliği aşan depreme dayanıklı pek çok yeni bina inşa edilmiştir. Bunların başlıcaları Mainiçi Yayınevi, Tokyo Katedrali, Milli Tiyatro ve Uluslararası Ticaret Merkezi'dir.
TOKYO CAMİİ VE KÜLTÜR MERKEZİ'NDEYİZ...
Günlerden Cuma...
Otelden çıkış yapıyor ve Cuma namazı için doğruca Tokyo Camii ve Kültür Merkezi'ne hareket ediyoruz.
Türklerin 1938’de inşa ettiği, gördüğü ağır hasarlar sebebiyle 2000’de yeniden inşa edilen ve geçmiş ile gelecek arasında bir köprü vazifesi gördüğüne inandığımız Tokyo Camii de, kendine has özellikleri ile bir başka güzel. Bir taraftan klasik Osmanlı mimarisi tarzında inşa edilmesiyle geçmişle olan bağları koparmazken; diğer taraftan hem inşa teknolojisiyle hem de birinci katındaki düğün, defile, tiyatro, sergi ve konferanslara da ev sahipliği yapabilen çok amaçlı kültür merkezi ve dikkat çeken farklı mimarisiyle geleceğe ışık tutuyor.
Tokyo Camii ve Kültür Merkezi dediysek, sadece ibadet edilen bir mabed değil burası, aynı zamanda bir dini eğitim merkezi... Kur'an derslerinden dini içerikli seminer, panel ve sohbetlere, hatta Türk mutfağı derslerine varıncaya kadar Tokyo'daki Türklerin adeta uğrak noktası... Mesela Tokyo Camii'nde Cuma günleri namazdan hemen sonra nohut pilav, etli pilav ya da Türk tatlılarının dağıtılıyor olması bile bu merkezin kültürel manada üstlendiği misyonu anlatmaya fazlasıyla yetiyor.

ERTUĞRUL'UN HAZİN HİKAYESİ...
Tokyo Camii'ni gezerken, meşhur Ertuğrul fırkateyninin hazin hikayesine ayrılan köşeye ilişiyor gözümüz. Hani Cennet Mekan Sultan Abdulhamid Han'ın iradesiyle Japonya'ya gönderilen gemi var ya, o işte...
Ertuğrul'un hazin hikayesini bilirsiniz elbette, ama biz yine de aktaralım:
Yıl 1863, Osmanlı Devleti’nin başında donanma modernizasyonu konusunda yaptığı çalışmalarla bilinen Sultan Abdülaziz bulunmaktadır. Teknik malzemeleri İngiltere’de monte edilen dönemin önemli gemilerinden Ertuğrul, padişahın huzurunda ilk kez denizle buluşur. Bu gemi ilerleyen dönemlerde Uzakdoğu’ya doğru uzun bir yolculuğa çıkacaktır.
Yıl 1887, Osmanlı Devleti’nin başında Padişah II. Abdülhamid bulunmaktadır. Bir süredir Haliç’de atıl durumda bekleyen Ertuğrul gemisi, Japon İmparatoru Komeii’nin yeğeninin gemiyle İstanbul`a yapmış olduğu ziyaretin üzerine, Japonya’ya iade-i ziyarette bulunmak ve aynı zamanda Osmanlı sancağını, Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Japonya sularında sallandırarak Müslüman halkların Osmanlı Devleti’ne olan sempatisini Batı’ya göstermek maksadıyla bu uzun yolculuk için seçilir. Geminin kaptanı ise Osman Bey olacaktır. Ertuğrul gemisi II. Abdülhamid’in Japon İmparatoruna verilmek üzere hazırlatmış olduğu hediyeler ve mücevherli imtiyaz nişanı ile birlikte İstanbul’dan yola çıkar.
Yaklaşık 660 kişilik mürettebatıyla, rotası boyunca farklı ülkelerin limanlarına uğrayarak seyahat eden Ertuğrul fırkateyni sırasıyla Süveyş, Port-Sait, Cidde, Aden, Bombay, Kolombo, Singapur ve Hong Kong’a uğrar. Vardığı her limanda müslüman halkın yoğun ilgisiyle karşılaşan Ertuğrul fırkateyni, bulunduğu ülkedeki ziyaretçilerine bando gösterilerinde bulunur ve konserler verir.
5 Mayıs 1890’da Japonya’nın Nagasaki şehrine ilerleyen Ertuğrul, varış noktası olan Yokohama Limanı’na 7 Haziran 1890’da varır. Ertuğrul Fırkateyni, Japon sularında kaldığı üç ay boyunca etrafındaki binlerce Japon kayığına 50 kişilik bandosuyla konserler verir. Japonlar ise Türkleri coşkuyla ve büyük sevgiyle ülkelerinde ağırlar. Geri dönüş yolculuğu için hazırlıklar tamamlandığında yola çıkılacağı gün Japon Deniz Kuvvetlerinin tayfun uyarısına rağmen, Ertuğrul Fırkateyni planlandığı gibi 15 Eylül 1890 tarihinde Yokohama Limanı’ndan ayrılır. Kuşimoto açıklarında tayfuna yakalanan Ertuğrul Fırkateyni 16 Eylül 1890’da kayalara çarparak batar ve kazadan sadece 69 denizci kurtulur, Kaptan Osman Bey dahil diğer mürettebat ise ne yazık ki hayatını kaybeder.
Ertuğrul Fırkateyni’nin trajik sonu Türk-Japon halklarını yakınlaştırır. Yöre halkı, kazadan kurtulanlara büyük yardım ve yakınlık gösterir, öyle ki Torajiro Yamada isimli bir Japon, şehit yakınları ve kazazedeler için yardım kampanyası düzenler ve toplanan para aynı kişi tarafından dönemin padişahına teslim edilir. Hayatta kalan 69 denizci, Japonya İmparatorunun talimatıyla Hiei ve Kongo isimli iki askeri gemi ile İstanbul’a gönderilir. Kazada ölenlerin anısına Kuşimoto’da bir anıt ve müze yapılır. 1974 yılında inşa edilen Türk Müzesi‘nde Ertuğrul Fırkateyni’nin maketi, gemideki asker ve komutanların fotoğrafları ve heykelleri bulunmaktadır. Kuşhimoto’nun yerlileri o seneden sonra yaklaşık 20 yıl boyunca, yeni doğan çocuklarına kazada ölen denizcilerin ya da ölen denizcilerin eşlerinin isimlerini koymuşlardır. 69 Türk denizcisine sahip çıkan Kuşhimoto halkı, ölen 500’u aşkın mürettebatı da unutmadıklarını göstermiştir.
Tabi Ertuğrul'un Japonya seferi, sadece iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesini amaçlamamıştır. Ertuğrul, aynı zamanda Japonya topraklarına İslam'ı tebliğ ve irşad vazifesini de üstlenmiştir. Gemide şehit düşenler arasında dönemin yetişmiş müderris ve din alimlerinin de bulunuyor olması, Sultan Abdulhamid Han'ın önemli bir diğer hedefinin de, Japonya'da İslam güneşini parlatmak olduğunu ortaya koymaktadır.

HORASANLI PALA KIRBAÇ'IN TIPKI FOTOKOPİSİ...
Cuma namazını kıldıktan sonra Tokyo Camii ve Kültür Merkezi'ndeki temaslarımıza devam ediyoruz. Tokyo Camii, bu bölgede yaşayan farklı ülkelere mensup müslümanların olduğu kadar, Japonların da ilgisini çekiyor.
Örneğin, Amın Kohi...
Afganistanlı, ona Tokyo Camii'nin sahip olduğu eşsiz güzelliğe tanıklık ederken rastlıyoruz. Lisan ile anlaşamasakta, lisanı hal ile birbirimize mukabele ediyor ve bir de hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Bize uzattığı kartvizitteki fotoğrafını görünce, deyim yerindeyse şaşkına dönüyoruz.
Bizim Horasanlı Pala bıyıklı Hacı Kırbaç var ya, tıpa tıp aynısı!..
Bir insan bir insana bu kadar mı benzer, hayret ediyoruz resmen...
Demek ki diyoruz; "Bizim dünyanın dört bir yanında izimiz var, kültürümüz var, yansımamız var..."

NÜFUS GÜNDÜZ 35, GECELERİ DE 18 MİLYON...
Gelelim Tokyo'da ilginç olduğu kadar dikkat çeken izlenimlerimize:
Biliyor musunuz, Tokyo'nun gündüz nüfusu 35 milyon ve bu nüfus yoğunluğu akşam olunca neredeyse yarı yarıya azalıyor. Tokyo, Japon ekonomisinin adeta kalbinin attığı bir merkez ve milyonlarca insan gündüz burada çalışıyor, akşam olunca da çevredeki diğer şehirler ve yerleşim birimlerinde bulunan evlerine geri dönüyor.
Altyapı, üstyapı ve ulaşım imkanları, diyebiliriz ki fevkalade!.. Hem öyle olmasa bir kentin 35 milyonluk nüfusu, 24 saat içerisinde yarı yarıya azalıp artabilir miydi hiç?.. Hızlı tren, metro, tünel, alt ve üstgeçitler, kısaca ne ararsanız var... Karınca topluluğunu andıran insanlar ve araç trafiği, o kadar kusursuz bir biçimde akıyor ki; en küçük bir aksaklık yaşanmıyor bu şehirde. Her şey, tıpkı kurulu bir saat mekanizması gibi tıkır tıkır işliyor.
Manzaraya bakınca Erzurum'u ve dahası Türkiye'nin metropol kentlerini getiriyoruz aklımıza; mevcut şartlarda bu kadar nüfus ve araç yoğunluğu bizde olsa "halimiz sahi nice olurdu?" diye sormadan da edemiyoruz...
SİGARA İÇENLER İÇİN KÜL TABLALI SOKAKLAR...
Sistemin bu kadar kusursuz işliyor olması, elbette sadece alt ve üstyapıyla açıklanamaz; çünkü yanında saygı da gerekli... Bu bağlamda "Japonya, saygının başkenti" dersek mesela, inanın hiç abartmış olmayız... İnsanlar birbirlerine saygılı; yaşadıkları kente, kullandıkları her imkana ve kendilerine sunulan her hizmete sonsuz bir saygı duyuyor Japonlar...
Örneğin, nüfusun en yoğun olduğu caddelerde bir tek çöp kutusu bile göremezsiniz Tokyo'da. İlaveten cadde ve sokaklarda sigara içen bir Japonu da göremezsiniz.
Sistem şöyle:
İnsanlar çevreye kolay kolay çöp atmadıkları gibi, illa da atmaları gereken bir çöp olursa da, ceplerinde taşıdıkları minik çöp poşetlerini kullanıyorlar. Öyle ki, gündüz poşetine koyduğu çöpü, akşam evine götürüp, evdeki çöpüne atacak kadar saygılı insanlar.
Sigara içenler mesela!..
Sigara bağımlıları için kenarlarına kül tablalarının yerleştirildiği bazı sokaklar var ve Japonlar "açık havada" sigara içmek için bu sokaklara gitmek zorundalar. Ve yine çok ilginçtir; sigara parkurları dışında sigara içen herhangi bir Japon, anında ikaz edilir ya da hakkında işlem yapılır. Sigara içen Japon değil de, turistse şayet, ona da kimse ses çıkarmaz.
Bitmedi...
Örneğin Japon değilsiniz ve herhangi bir kuyruğa girdiniz; size anında kendi sıralarını veriyor bu insanlar... Ve yine bazı Japonların yüzlerine taktığı şu meşhur maskeler örneğin... Çoğu kimse bu maskelerin hava kirliliği yüzünden takıldığını zanneder, ama öyle değil işte!.. Japonlar, eğer solunum yolu enfeksiyonu olmuşlarsa, yani kısaca hastaysalar, çevrelerindeki insanlara meğer hastalık bulaşmasın diye takarlarmış maskeleri...

HER METREKARESİ NAKIŞ NAKIŞ İŞLENMİŞ...
Tokyo dağlık bir alan, yani toprak kullanımı neredeyse yok gibi... Buna rağmen o kadar kusursuz ve düzenli bir yapılaşma var ki; sanırsınız karanın her bir metrekaresi nakış gibi işlenmiş. Ana yollar, bağlantı yolları, caddeler ve sokaklar birbirleriyle müthiş bir uyum ve ahenk içerisinde. Art arda sıralanan binalar bile birbirlerine adeta saygı gösterircesine inşa edilmişler sanki.
Binalar mesela...
Deprem kuşağı üzerinde olmasına rağmen Tokyo'daki binalar hem alabildiğine yüksek ve hem de yerin altına doğru daha çok katlı bir biçimde inşa ediliyor. Yani bizdeki karşılığıyla en az altı ya da yedi kattan oluşan bodrum katları var.
Yanlış anlamayın, sığınak değil bunlar!.. Tamamen günlük kullanım amaçlı, ofis, büro, işyeri ve dükkan gibi yani... Dedik ya; "her bir metrekare nakış nakış işlenmiş" diye; işte binaların yeraltına doğru inşa edilmesinin sebeplerinden birisi de bu... Kaldı ki, deprem diye bir endişeleri de yok; çünkü Japonların depremde gördükleri en büyük hasar, marketlerdeki raflardan ibaret sadece!..
Başka bir örnek daha!..
Tokyo'da ofisler bizdekiler gibi alabildiğine büyük ve geniş değil, hatta çoğu bina ve iş merkezinde toplantı salonları bile ortak kullanılıyor... Japonların yaşadıkları evler de aynı, yemeklerini yedikleri lokantalar da, yani büyük değil. Bir lokanta mutfağı gördük; insanır mısınız, aşçının eğilip kalkmasına bile neredeyse imkan yoktu. Başını kaldırsa, asılı duran tava ve tencereler aşçının tepesine yağacak gibiydi resmen...
Farkındaysanız, herhangi bir üçüncü dünya ülkesinden bahsetmiyoruz; geçen yıla kadar dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Japonya'yı anlatıyoruz. Bu kadar zorluğa ve bu kadar sınırlı imkanlara rağmen hem de...
Vallahi helal olsun!..
NİTELİKLİ NÜFUS VE ÜRETİM YOĞUNLUĞU...
Japon ekonomisi dedik, devam edelim...
Teknoloji üretiminden teknolojik ürün üretimine varıncaya kadar hemen her alanda büyük başarı kaydediyorlar. Öyle ki; bu ekonomi sayesinde sadece Janopya değil, çevresindeki ülkeler bile hızlı bir kalkınma süreci yaşıyor. Örneğin, Toyota, Honda, Subaru, Nissan, Mitsubishi ve daha nice bilindik markayla otomotivin kalbi burada atıyor. Yine Sony, JVC, Hitachi, Toshiba, Epson, Orient, Casio, Seiko ve Citizen markalarının sahipliğini de Japonlar yapıyor. Elektrikli eşya adına aklınıza ne geliyorsa, biliniz ki içerisinde mutlaka Japonya'nın ve Japonların payı var.
Okyanustan gelenlerin dışında pek fazla bir yiyecek alternatifleri yok ve hatta bütün bir karpuzu bile ancak dilim dilim satın alabilen bu insanlar, -buna kimse itiraz edemez- dünya ekonomisine resmen yön veriyorlar...
Çarpıcı olması bakımından ekleyelim: Çin'in nüfusu 1,5 milyar ama Çinliler ekonomik büyüklükte Japonları daha geçtiğimiz yıl geçebildiler. Yani bu da demek oluyor ki; nüfusun yoğun olması tek başına bir anlam ifade etmiyor. Aslolan nitelik ve üretim; kaldı ki bu da Japonya'da fazlasıyla var...

BATILI ÜLKELERE MEDENİYET DERSİ VERİYORLAR...
Tokyo turumuzun ilk günü MÜSİAD'ın şube açılışı programının ardından sona eriyor. Cumartesi günü kahvaltının hemen ardından tekrar yola koyuluyor ve Tokyo'nun gezilip görülmesi gereken yerlerinin başında gelen Akasa Tample, Sky Tree ve Odaiba'yı geziyoruz. Ertesi gün de, Akihabara, Shibuya, Harajyuku ve Japon Kraliyet Sarayı ile Parkı'nın muhteşem güzelliği karşısında mest oluyoruz.
Japonlar, gelenekçi bir yapıya sahip; bu yüzden tapınaklarına giderken bile çoğu zaman geleneksel kıyafetleri tercih ediyor, kendi dini ritüelleri gereğince ibadetlerini muazzam bir titizlik içerisinde gerçekleştiriyorlar. Kraliyet Sarayı da, ziyaretçilerin oldukça hassasiyet sergiledikleri ziyaret mekanlarının başında geliyor. Açıkcası saray kapılarının ziyaretçilere açık olup olmadığını bilmiyoruz, ama devasa büyüklükteki bahçesi bile göz banyosu yapmak isteyenler için yeterli güzellikteydi bizce... Hem vaktimizin sınırlı ve hem de katılmamız gereken bir toplantı olması nedeniyle Kraliyet Sarayı'nın sadece bahçesini gezebiliyoruz o an için.
Misafirperverliklerine hayran kaldığımız Japonlar, bizlerle iletişim kurmak isterken bile nezaketi, saygıyı ve güler yüzü bir an olsun eksik etmiyorlar. Birlikte çekildiğimiz hatıra fotoğrafları, Japonların iletişim konusundaki maharetlerini ortaya koymaya zaten yetiyor.
Japonya'ya dair anlatılacak ve aktarılacak daha birçok şey var, ama tek kelimeyle denilebilir ki; Japonlar, kendilerini "medeni" diye takdim eden batılı ülkelere kesinlikle medeniyet dersi verebilecek bir seviye ve noktada duruyorlar. Kaldı ki, bunu sırf laf olsun diye de söylemiyoruz; çünkü gezip gördüğümüz birçok ülke ile mukayese edince, Japonya'nın hakkını ister istemez teslim etmek zorunda kalıyoruz...
MÜSİAD'ın organize ettiği Avustralya ve Japonya gezi programı, Tokyo-İstanbul uçuşu ile sona eriyor ve heyet halinde yurda geri dönüyoruz. Bizim için güzel bir deneyim ve belki de yaşamımız boyunca hiç unutamayacağımız anıları yaşamamıza vesile olan bu geziden dolayı emeği geçen herkese MÜSİAD'ın Genel Başkanı Sayın Nail Opak'ın şahsında teşekkür ediyor, Türk işadamları ve girişimcilerin dünyanın dört bir yanında ortaya koyduğu üstün performansla da, ayrıca iftihar ediyoruz...
Dile kolay, çünkü Tokyo!
Dünyanın en büyük kenti!.. 600 kilometrekarelik yüzölçümüne rağmen tamı tamına 35 milyonluk nüfusa sahip bir kent olmakla birlikte, Japonya'nın da başkenti...
Tokyo temaslarımıza geçmeden önce, dilerseniz bu kent hakkında biraz bilgi aktaralım sizlere:
Yüzölçümü 600 kilometrekare olup, 35 milyon nüfuslu megapol bir bölge olan Tokyo dünyanın en büyük kentidir. Aynı zamanda son yapılan araştırmalara göre yaşamın en pahalı olduğu kenttir. Büyük Okyanus'un bir girintisi olan Tokyo Körfezi'nin kıyısında, Sumida Nehri'nin ağzında yer alır.
Şehrin merkezinde hendekler ve geniş bahçelerle çevrili İmparatorluk Sarayı yer alır. Sarayın doğusunda, Japon iş dünyasının merkezi olarak nitelendirilen Maranouçi semti bulunur; kuzeydoğusunda ise pek çok üniversitenin ve basımevinin bulunduğu Kanda semti uzanır. Resmi binalar sarayın güneyindeki Kasumigaseki semtinde toplanmıştır. Milli parlamento binası ise Kasumigaseki'nin batısındadır. Dünyaca meşhur bir alışveriş merkezi olan Ginza semti şehrin doğu kesimindedir. Tokyo'nun mimarisi iki veya üç katlı ahşap evlerden, Meiji döneminden kalma taş yapılara ve beton veya çelikten yapılmış gökdelenlere kadar değişen bir çeşitlilik gösterir. Japonya'nın başlıca ibadet merkezi olan Meiji Tapınağı bir milli abide olarak kabul edilir. Başlangıçta depreme karşı mukavim olsun diye binalar 30 metreyle sınırlandırılmış, fakat 1960'lardan sonra bu yüksekliği aşan depreme dayanıklı pek çok yeni bina inşa edilmiştir. Bunların başlıcaları Mainiçi Yayınevi, Tokyo Katedrali, Milli Tiyatro ve Uluslararası Ticaret Merkezi'dir.
TOKYO CAMİİ VE KÜLTÜR MERKEZİ'NDEYİZ...
Günlerden Cuma...
Otelden çıkış yapıyor ve Cuma namazı için doğruca Tokyo Camii ve Kültür Merkezi'ne hareket ediyoruz.
Türklerin 1938’de inşa ettiği, gördüğü ağır hasarlar sebebiyle 2000’de yeniden inşa edilen ve geçmiş ile gelecek arasında bir köprü vazifesi gördüğüne inandığımız Tokyo Camii de, kendine has özellikleri ile bir başka güzel. Bir taraftan klasik Osmanlı mimarisi tarzında inşa edilmesiyle geçmişle olan bağları koparmazken; diğer taraftan hem inşa teknolojisiyle hem de birinci katındaki düğün, defile, tiyatro, sergi ve konferanslara da ev sahipliği yapabilen çok amaçlı kültür merkezi ve dikkat çeken farklı mimarisiyle geleceğe ışık tutuyor.
Tokyo Camii ve Kültür Merkezi dediysek, sadece ibadet edilen bir mabed değil burası, aynı zamanda bir dini eğitim merkezi... Kur'an derslerinden dini içerikli seminer, panel ve sohbetlere, hatta Türk mutfağı derslerine varıncaya kadar Tokyo'daki Türklerin adeta uğrak noktası... Mesela Tokyo Camii'nde Cuma günleri namazdan hemen sonra nohut pilav, etli pilav ya da Türk tatlılarının dağıtılıyor olması bile bu merkezin kültürel manada üstlendiği misyonu anlatmaya fazlasıyla yetiyor.

ERTUĞRUL'UN HAZİN HİKAYESİ...
Tokyo Camii'ni gezerken, meşhur Ertuğrul fırkateyninin hazin hikayesine ayrılan köşeye ilişiyor gözümüz. Hani Cennet Mekan Sultan Abdulhamid Han'ın iradesiyle Japonya'ya gönderilen gemi var ya, o işte...
Ertuğrul'un hazin hikayesini bilirsiniz elbette, ama biz yine de aktaralım:
Yıl 1863, Osmanlı Devleti’nin başında donanma modernizasyonu konusunda yaptığı çalışmalarla bilinen Sultan Abdülaziz bulunmaktadır. Teknik malzemeleri İngiltere’de monte edilen dönemin önemli gemilerinden Ertuğrul, padişahın huzurunda ilk kez denizle buluşur. Bu gemi ilerleyen dönemlerde Uzakdoğu’ya doğru uzun bir yolculuğa çıkacaktır.
Yıl 1887, Osmanlı Devleti’nin başında Padişah II. Abdülhamid bulunmaktadır. Bir süredir Haliç’de atıl durumda bekleyen Ertuğrul gemisi, Japon İmparatoru Komeii’nin yeğeninin gemiyle İstanbul`a yapmış olduğu ziyaretin üzerine, Japonya’ya iade-i ziyarette bulunmak ve aynı zamanda Osmanlı sancağını, Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Japonya sularında sallandırarak Müslüman halkların Osmanlı Devleti’ne olan sempatisini Batı’ya göstermek maksadıyla bu uzun yolculuk için seçilir. Geminin kaptanı ise Osman Bey olacaktır. Ertuğrul gemisi II. Abdülhamid’in Japon İmparatoruna verilmek üzere hazırlatmış olduğu hediyeler ve mücevherli imtiyaz nişanı ile birlikte İstanbul’dan yola çıkar.
Yaklaşık 660 kişilik mürettebatıyla, rotası boyunca farklı ülkelerin limanlarına uğrayarak seyahat eden Ertuğrul fırkateyni sırasıyla Süveyş, Port-Sait, Cidde, Aden, Bombay, Kolombo, Singapur ve Hong Kong’a uğrar. Vardığı her limanda müslüman halkın yoğun ilgisiyle karşılaşan Ertuğrul fırkateyni, bulunduğu ülkedeki ziyaretçilerine bando gösterilerinde bulunur ve konserler verir.
5 Mayıs 1890’da Japonya’nın Nagasaki şehrine ilerleyen Ertuğrul, varış noktası olan Yokohama Limanı’na 7 Haziran 1890’da varır. Ertuğrul Fırkateyni, Japon sularında kaldığı üç ay boyunca etrafındaki binlerce Japon kayığına 50 kişilik bandosuyla konserler verir. Japonlar ise Türkleri coşkuyla ve büyük sevgiyle ülkelerinde ağırlar. Geri dönüş yolculuğu için hazırlıklar tamamlandığında yola çıkılacağı gün Japon Deniz Kuvvetlerinin tayfun uyarısına rağmen, Ertuğrul Fırkateyni planlandığı gibi 15 Eylül 1890 tarihinde Yokohama Limanı’ndan ayrılır. Kuşimoto açıklarında tayfuna yakalanan Ertuğrul Fırkateyni 16 Eylül 1890’da kayalara çarparak batar ve kazadan sadece 69 denizci kurtulur, Kaptan Osman Bey dahil diğer mürettebat ise ne yazık ki hayatını kaybeder.
Ertuğrul Fırkateyni’nin trajik sonu Türk-Japon halklarını yakınlaştırır. Yöre halkı, kazadan kurtulanlara büyük yardım ve yakınlık gösterir, öyle ki Torajiro Yamada isimli bir Japon, şehit yakınları ve kazazedeler için yardım kampanyası düzenler ve toplanan para aynı kişi tarafından dönemin padişahına teslim edilir. Hayatta kalan 69 denizci, Japonya İmparatorunun talimatıyla Hiei ve Kongo isimli iki askeri gemi ile İstanbul’a gönderilir. Kazada ölenlerin anısına Kuşimoto’da bir anıt ve müze yapılır. 1974 yılında inşa edilen Türk Müzesi‘nde Ertuğrul Fırkateyni’nin maketi, gemideki asker ve komutanların fotoğrafları ve heykelleri bulunmaktadır. Kuşhimoto’nun yerlileri o seneden sonra yaklaşık 20 yıl boyunca, yeni doğan çocuklarına kazada ölen denizcilerin ya da ölen denizcilerin eşlerinin isimlerini koymuşlardır. 69 Türk denizcisine sahip çıkan Kuşhimoto halkı, ölen 500’u aşkın mürettebatı da unutmadıklarını göstermiştir.
Tabi Ertuğrul'un Japonya seferi, sadece iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesini amaçlamamıştır. Ertuğrul, aynı zamanda Japonya topraklarına İslam'ı tebliğ ve irşad vazifesini de üstlenmiştir. Gemide şehit düşenler arasında dönemin yetişmiş müderris ve din alimlerinin de bulunuyor olması, Sultan Abdulhamid Han'ın önemli bir diğer hedefinin de, Japonya'da İslam güneşini parlatmak olduğunu ortaya koymaktadır.

HORASANLI PALA KIRBAÇ'IN TIPKI FOTOKOPİSİ...
Cuma namazını kıldıktan sonra Tokyo Camii ve Kültür Merkezi'ndeki temaslarımıza devam ediyoruz. Tokyo Camii, bu bölgede yaşayan farklı ülkelere mensup müslümanların olduğu kadar, Japonların da ilgisini çekiyor.
Örneğin, Amın Kohi...
Afganistanlı, ona Tokyo Camii'nin sahip olduğu eşsiz güzelliğe tanıklık ederken rastlıyoruz. Lisan ile anlaşamasakta, lisanı hal ile birbirimize mukabele ediyor ve bir de hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Bize uzattığı kartvizitteki fotoğrafını görünce, deyim yerindeyse şaşkına dönüyoruz.
Bizim Horasanlı Pala bıyıklı Hacı Kırbaç var ya, tıpa tıp aynısı!..
Bir insan bir insana bu kadar mı benzer, hayret ediyoruz resmen...
Demek ki diyoruz; "Bizim dünyanın dört bir yanında izimiz var, kültürümüz var, yansımamız var..."

NÜFUS GÜNDÜZ 35, GECELERİ DE 18 MİLYON...
Gelelim Tokyo'da ilginç olduğu kadar dikkat çeken izlenimlerimize:
Biliyor musunuz, Tokyo'nun gündüz nüfusu 35 milyon ve bu nüfus yoğunluğu akşam olunca neredeyse yarı yarıya azalıyor. Tokyo, Japon ekonomisinin adeta kalbinin attığı bir merkez ve milyonlarca insan gündüz burada çalışıyor, akşam olunca da çevredeki diğer şehirler ve yerleşim birimlerinde bulunan evlerine geri dönüyor.
Altyapı, üstyapı ve ulaşım imkanları, diyebiliriz ki fevkalade!.. Hem öyle olmasa bir kentin 35 milyonluk nüfusu, 24 saat içerisinde yarı yarıya azalıp artabilir miydi hiç?.. Hızlı tren, metro, tünel, alt ve üstgeçitler, kısaca ne ararsanız var... Karınca topluluğunu andıran insanlar ve araç trafiği, o kadar kusursuz bir biçimde akıyor ki; en küçük bir aksaklık yaşanmıyor bu şehirde. Her şey, tıpkı kurulu bir saat mekanizması gibi tıkır tıkır işliyor.
Manzaraya bakınca Erzurum'u ve dahası Türkiye'nin metropol kentlerini getiriyoruz aklımıza; mevcut şartlarda bu kadar nüfus ve araç yoğunluğu bizde olsa "halimiz sahi nice olurdu?" diye sormadan da edemiyoruz...
SİGARA İÇENLER İÇİN KÜL TABLALI SOKAKLAR...
Sistemin bu kadar kusursuz işliyor olması, elbette sadece alt ve üstyapıyla açıklanamaz; çünkü yanında saygı da gerekli... Bu bağlamda "Japonya, saygının başkenti" dersek mesela, inanın hiç abartmış olmayız... İnsanlar birbirlerine saygılı; yaşadıkları kente, kullandıkları her imkana ve kendilerine sunulan her hizmete sonsuz bir saygı duyuyor Japonlar...
Örneğin, nüfusun en yoğun olduğu caddelerde bir tek çöp kutusu bile göremezsiniz Tokyo'da. İlaveten cadde ve sokaklarda sigara içen bir Japonu da göremezsiniz.
Sistem şöyle:
İnsanlar çevreye kolay kolay çöp atmadıkları gibi, illa da atmaları gereken bir çöp olursa da, ceplerinde taşıdıkları minik çöp poşetlerini kullanıyorlar. Öyle ki, gündüz poşetine koyduğu çöpü, akşam evine götürüp, evdeki çöpüne atacak kadar saygılı insanlar.
Sigara içenler mesela!..
Sigara bağımlıları için kenarlarına kül tablalarının yerleştirildiği bazı sokaklar var ve Japonlar "açık havada" sigara içmek için bu sokaklara gitmek zorundalar. Ve yine çok ilginçtir; sigara parkurları dışında sigara içen herhangi bir Japon, anında ikaz edilir ya da hakkında işlem yapılır. Sigara içen Japon değil de, turistse şayet, ona da kimse ses çıkarmaz.
Bitmedi...
Örneğin Japon değilsiniz ve herhangi bir kuyruğa girdiniz; size anında kendi sıralarını veriyor bu insanlar... Ve yine bazı Japonların yüzlerine taktığı şu meşhur maskeler örneğin... Çoğu kimse bu maskelerin hava kirliliği yüzünden takıldığını zanneder, ama öyle değil işte!.. Japonlar, eğer solunum yolu enfeksiyonu olmuşlarsa, yani kısaca hastaysalar, çevrelerindeki insanlara meğer hastalık bulaşmasın diye takarlarmış maskeleri...

HER METREKARESİ NAKIŞ NAKIŞ İŞLENMİŞ...
Tokyo dağlık bir alan, yani toprak kullanımı neredeyse yok gibi... Buna rağmen o kadar kusursuz ve düzenli bir yapılaşma var ki; sanırsınız karanın her bir metrekaresi nakış gibi işlenmiş. Ana yollar, bağlantı yolları, caddeler ve sokaklar birbirleriyle müthiş bir uyum ve ahenk içerisinde. Art arda sıralanan binalar bile birbirlerine adeta saygı gösterircesine inşa edilmişler sanki.
Binalar mesela...
Deprem kuşağı üzerinde olmasına rağmen Tokyo'daki binalar hem alabildiğine yüksek ve hem de yerin altına doğru daha çok katlı bir biçimde inşa ediliyor. Yani bizdeki karşılığıyla en az altı ya da yedi kattan oluşan bodrum katları var.
Yanlış anlamayın, sığınak değil bunlar!.. Tamamen günlük kullanım amaçlı, ofis, büro, işyeri ve dükkan gibi yani... Dedik ya; "her bir metrekare nakış nakış işlenmiş" diye; işte binaların yeraltına doğru inşa edilmesinin sebeplerinden birisi de bu... Kaldı ki, deprem diye bir endişeleri de yok; çünkü Japonların depremde gördükleri en büyük hasar, marketlerdeki raflardan ibaret sadece!..
Başka bir örnek daha!..
Tokyo'da ofisler bizdekiler gibi alabildiğine büyük ve geniş değil, hatta çoğu bina ve iş merkezinde toplantı salonları bile ortak kullanılıyor... Japonların yaşadıkları evler de aynı, yemeklerini yedikleri lokantalar da, yani büyük değil. Bir lokanta mutfağı gördük; insanır mısınız, aşçının eğilip kalkmasına bile neredeyse imkan yoktu. Başını kaldırsa, asılı duran tava ve tencereler aşçının tepesine yağacak gibiydi resmen...
Farkındaysanız, herhangi bir üçüncü dünya ülkesinden bahsetmiyoruz; geçen yıla kadar dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Japonya'yı anlatıyoruz. Bu kadar zorluğa ve bu kadar sınırlı imkanlara rağmen hem de...
Vallahi helal olsun!..
NİTELİKLİ NÜFUS VE ÜRETİM YOĞUNLUĞU...
Japon ekonomisi dedik, devam edelim...
Teknoloji üretiminden teknolojik ürün üretimine varıncaya kadar hemen her alanda büyük başarı kaydediyorlar. Öyle ki; bu ekonomi sayesinde sadece Janopya değil, çevresindeki ülkeler bile hızlı bir kalkınma süreci yaşıyor. Örneğin, Toyota, Honda, Subaru, Nissan, Mitsubishi ve daha nice bilindik markayla otomotivin kalbi burada atıyor. Yine Sony, JVC, Hitachi, Toshiba, Epson, Orient, Casio, Seiko ve Citizen markalarının sahipliğini de Japonlar yapıyor. Elektrikli eşya adına aklınıza ne geliyorsa, biliniz ki içerisinde mutlaka Japonya'nın ve Japonların payı var.
Okyanustan gelenlerin dışında pek fazla bir yiyecek alternatifleri yok ve hatta bütün bir karpuzu bile ancak dilim dilim satın alabilen bu insanlar, -buna kimse itiraz edemez- dünya ekonomisine resmen yön veriyorlar...
Çarpıcı olması bakımından ekleyelim: Çin'in nüfusu 1,5 milyar ama Çinliler ekonomik büyüklükte Japonları daha geçtiğimiz yıl geçebildiler. Yani bu da demek oluyor ki; nüfusun yoğun olması tek başına bir anlam ifade etmiyor. Aslolan nitelik ve üretim; kaldı ki bu da Japonya'da fazlasıyla var...

BATILI ÜLKELERE MEDENİYET DERSİ VERİYORLAR...
Tokyo turumuzun ilk günü MÜSİAD'ın şube açılışı programının ardından sona eriyor. Cumartesi günü kahvaltının hemen ardından tekrar yola koyuluyor ve Tokyo'nun gezilip görülmesi gereken yerlerinin başında gelen Akasa Tample, Sky Tree ve Odaiba'yı geziyoruz. Ertesi gün de, Akihabara, Shibuya, Harajyuku ve Japon Kraliyet Sarayı ile Parkı'nın muhteşem güzelliği karşısında mest oluyoruz.
Japonlar, gelenekçi bir yapıya sahip; bu yüzden tapınaklarına giderken bile çoğu zaman geleneksel kıyafetleri tercih ediyor, kendi dini ritüelleri gereğince ibadetlerini muazzam bir titizlik içerisinde gerçekleştiriyorlar. Kraliyet Sarayı da, ziyaretçilerin oldukça hassasiyet sergiledikleri ziyaret mekanlarının başında geliyor. Açıkcası saray kapılarının ziyaretçilere açık olup olmadığını bilmiyoruz, ama devasa büyüklükteki bahçesi bile göz banyosu yapmak isteyenler için yeterli güzellikteydi bizce... Hem vaktimizin sınırlı ve hem de katılmamız gereken bir toplantı olması nedeniyle Kraliyet Sarayı'nın sadece bahçesini gezebiliyoruz o an için.
Misafirperverliklerine hayran kaldığımız Japonlar, bizlerle iletişim kurmak isterken bile nezaketi, saygıyı ve güler yüzü bir an olsun eksik etmiyorlar. Birlikte çekildiğimiz hatıra fotoğrafları, Japonların iletişim konusundaki maharetlerini ortaya koymaya zaten yetiyor.
Japonya'ya dair anlatılacak ve aktarılacak daha birçok şey var, ama tek kelimeyle denilebilir ki; Japonlar, kendilerini "medeni" diye takdim eden batılı ülkelere kesinlikle medeniyet dersi verebilecek bir seviye ve noktada duruyorlar. Kaldı ki, bunu sırf laf olsun diye de söylemiyoruz; çünkü gezip gördüğümüz birçok ülke ile mukayese edince, Japonya'nın hakkını ister istemez teslim etmek zorunda kalıyoruz...
MÜSİAD'ın organize ettiği Avustralya ve Japonya gezi programı, Tokyo-İstanbul uçuşu ile sona eriyor ve heyet halinde yurda geri dönüyoruz. Bizim için güzel bir deneyim ve belki de yaşamımız boyunca hiç unutamayacağımız anıları yaşamamıza vesile olan bu geziden dolayı emeği geçen herkese MÜSİAD'ın Genel Başkanı Sayın Nail Opak'ın şahsında teşekkür ediyor, Türk işadamları ve girişimcilerin dünyanın dört bir yanında ortaya koyduğu üstün performansla da, ayrıca iftihar ediyoruz...
Son Güncelleme: 05.01.2017 10:43