Size bir soru sorsak ve desek ki;
"Seyit Ali Çavuş kimdir?" diye...
Aklınıza hemen Çanakkale Zaferi gelir, öyle değil mi?
Hani şu 250 kiloluk top mermisini imanıyla, vatan ve millet aşkıyla göğüsleyen kahraman...
Peki bir soru daha sorsak ve desek ki;
"Osman Bedreddin kimdir?" diye...
???
Biliyoruz ki, çoğunuz bu soruya yanıt veremediniz...
Dilerseniz mevzuya girmeden sorduğumuz sorunun yanıtını verelim önce...
Şimdi...
Nasıl ki Seyit Ali Çavuş denilince akıllara Çanakkale Zaferi geliyorsa, Osman Bedreddin de, akıllara tam da Aziziye Zaferi'ni getirmesi gereken bir isimdir...
Şöyle ki;
Osman Bedreddin; 8 Kasım'ı 9 Kasım'a bağlayan o karanlık gecede, Ayazpaşa Camii'nin minaresinden Erzurum ahalisini cihada çağıran kutlu sesin sahibidir...
Osman Bedreddin; insan gücüyle kesinlikle kaldırılamayacak büyüklükteki kayaların, yerden hem de kendiliğinden kalkarak gelip arasına yerleştikleri ellerin sahibidir...
Osman Bedreddin; üzerlerine fırlattığı her bir kayayla onlarca Rus askerini aynı anda helak eden bir Allah dostunun adıdır...
Ve Osman Bedreddin; Allah'ın izniyle gösterdiği bu kerametle hem düşman askerlerini ve dahi Osmanlı paşalarını bile şaşkına çeviren isimdir...
***
Evet...
Aziziye Zaferi kazanılmış, düşman askeri tabyalarda ağır bir yenilgiye uğratılmıştır...
Paşaların durum değerlendirmesi yaptığı sırada Gazi Ahmet Muhtar Paşa etrafındakilere şöyle sorar:
- O Ezan-ı Muhammedi'yi okuyan kimdi?
Bu sorunun cevabı önemliydi; çünkü Osman Bedreddin tarafından okunan ezan, Erzurum’un dağı-taşı, deresi-tepesi, yamaçları ve ağaçları tarafından adeta tekrar tekrar okunmuştu... Dalga dalga yayılıp, ufukları aşan bu ezan sesiyle halk bambaşka bir şevk ve cesaret bulmuştu...
Devam edelim...
Derken yaverlere emir verilir ve Ezan-ı Muhammedi'yi okuyanın aranıp bulunması istenir... Yaverler dört bir yana dağılır ve en sonunda o sesin sahibi bulunur ve o zat; Osman Bedreddin'in takendisidir...
Kurt İsmail Paşa, ezanı okuyan kişinin Osman Bedreddin olduğunu görünce; Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın yanına yaklaşır ve kulağına şunları fısıldar:
"Paşam, ezanı okuyan zatı tanıdım. Erzurumlu Miralay Bahri Bey’in kumandasında, heybetli, vakarlı, temkinli hareketleriyle ve bilhassa düşmana taşla hücumu dikkatimi çekmişti. Elinde silah yoktu. Düşmanı dev gibi kayalarla kovalıyordu. Fırlattığı kayalar mutlaka hedefine ulaşıyor ve düşman askerini helak ediyordu. Bu hadiseyi gözümle gördüm. O, yere eğilmeden kayalar eline geliyor, alıp atınca düşmanı yıkıyordu. Bu kahramanın veli bir zât olduğunu anladım ve kerametini gözlerimle gördüm.”
Paşa heyecanlanır ve sevinç içerisinde:
“Bre paşa kardaş niçün demezsiniz ki bu cenkde üçler, yediler, kırklar, erenler bizimle beraberlermiş. Elhamdülillah bu, Rabbimin bize bir ihsanıdır”
Paşa'nın hatıralarında da yer verdiği bu olaydan sonra Osman Bedreddin, 28. Alay'da Tabur İmamı olarak görevlendirilir...
***
Osman Bedreddin, Hasankale'nin Bevelkasım köyünde doğmuştur ve Hoca Selman Sükuti Efendi’nin oğludur... Hafız Osman Bedreddin diye bilinir... Hafız Osman Bedreddin, hayatı boyunca daimi insanları saadete kavuşturmak için çalıştı. Vaaz ve nasihat etti, 1922 (H.1340) senesinde de, Harput’ta vefat etti. Vefatından birkaç gün evvel vasiyetini yazdı. Vefat ettiğinde, halk arasında çok sevildiğinden, cenazesinde büyük bir kalabalık toplandı. Harput'ta Meteris kabristanına defnedildi. Bilahare kabri üzerine türbe yapıldı. Gülzâr-ı Sâminî adındaki mektûbâtı ve Gülbün-i İrşâd ve Mecâlis-i Sâminiyye adında beş ciltlik kasîdesi vardır. Sohbetleri üç kitap hâlinde basılmıştır.
***
Allah selametlik versin...
Erzurum'un bir önceki Valisi Dr. Ahmet Altıparmak Aziziye Zaferi için hep şu tanımı kullanırdı:
"İkinci Çanakkale"
Haksız da değildi hani...
Çünkü Çanakkale Zaferi nasıl ki tarihin akışını değiştirdiyse, Aziziye Zaferi de, tarihe altın harflerle yazdığı bir destan oldu bu milletin...
Buraya kadar, iyi, hoş, güzel, tamam da...
Peki, bizler sahip olduğumuz bu değerin farkına varabildik mi?
Maalesef ama hayır...
Öyle ya!
Hemen yanıbaşımızdaki tabyalarda gerçekleşen bu mukaddes mücadeleyi bile ilk kez 136'ncı yıldönümünde hatırladık... Dönemin Valisi Ahmet Altıparmak mihmandarlık etmeseydi, belki de yine aklımıza dahi gelmeyecekti Aziziye Zaferi...
Bereket, gelenek haline geldi de; her yıl 9 Kasım'ın şafağında tabyalara doğru on binler yürüyor bu şehirde...
Şükür...
Buna da şükür...
***
Şimdi...
Hepimizin malumu olduğu üzere; 15 Temmuz'da aslında haince tezgahlanmış bir işgal girişimi yaşadı Türkiye... Daha önce Çanakkale ve Aziziye'yi ölümsüzlüğe kavuşturan ruh, 15 Temmuz'da yeniden tebarüz etti ve yurdun dört bir yanını kuşatıverdi adeta...
Feraset oldu...
Basiret oldu...
Cesaret oldu...
Güç oldu, kuvvet oldu; birlik, beraberlik ve kardeşliğe büründü bu ruh...
Kalp gözlerimiz kapalıydı; Seyit Ali Çavuş'ları, Osman Bedreddin'leri ve Nenehatun'ları göremedik belki ama "vatan sevgisi imandandır" düsturundan hareketle insanımızı kurşunların üzerine yürüten, tanklara kafa tutturan ve ölüme meydan okutturan şey; yani iman, hem de apaçık orta yerdeydi...
Çok şükür...
***
Ne düşünüyoruz, biliyor musunuz?
Aziziye Zaferi'nin 139'uncu yıldönümü yaklaşıyor malum...
Diyoruz ki;
Gelin, bu yıldönümünde yapılacak olan etkinlikleri daha bir çeşitlendirelim... 15 Temmuz'dan sonra başlatılan ve 27 gün süren demokrasi nöbetlerinden hareketle, benzer bazı programlar organize edip, milli coşkuyu yeniden yaşayalım, yaşatalım...
Şöyle birşey yapılabilir örneğin:
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Aziziye Zaferi'nin yıldönümü etkinlikleri için Erzurum'a davet edilebilir mesela... Her yıl olduğu gibi yine Lalapaşa Camii'nde sabah namazı kılınarak (Sabah ezanını Cumhurbaşkanı Erdoğan da okuyabilir) yollara düşülüp, mukaddes bir mücadelenin sergilendiği tabyalar, tarih boyunca görülmemiş bir kalabalıkla şenlendirilemez mi yani?.. Tüm dünyaya buradan, yani "Müllk-i İslam'ın Kilidi" olan Erzurum'dan şu okkalı mesaj verilemez mi?
Biz böyle bir milletiz işte!
Tanyeri ağarırken de ayaktayız, gündüz geceye dönerken de ayaktayız...
Biz kim miyiz?
Biz Seyit Ali Çavuş'uz...
Biz Osman Bedreddin'iz...
Biz Nene Hatun'uz...
Biz Miralay Bahri Bey'iz...
Biz Gazi Ahmet Muhtar Paşa'yız...
Ve biz; "Vatan Sevgisi İmandandır" hakikatine teslim olmuş; Yüce Türk Milleti'yiz!
***
Görüyor musunuz?
Osman Bedreddin'le başladık söze ve nerelere geldik...
Esasen muradımız:
"Çanakkale'de Seyit Ali Çavuş bugün nasıl ki marka bir değer olmuşsa, Osman Bedreddin de, Erzurum'un ve dahi yurdun marka bir değeri haline getirilmelidir... Özellikle belediyelerimiz bu iş için seferber olmalı, Osman Bedreddin ismi markalaştırılarak ölümsüzleşmeli ve hatta Erzurum'da kendisi için bir anıt mezar dahi yaptırılmalıdır" demekti...
Ama neylersiniz ki; söz dönüp dolaşıp, ta buralara kadar geldi...
Bazen oluyor böyle...
Yazmak istediğiniz asıl şey arada bir yerlerde sıkışıp kalırken, kendinizi bir anda başka mevzuların içerisinde bulabiliyorsunuz...
İşte bugün de öyle bir gün oldu galiba...
Ne diyelim...
Vardır bunda da bir hayır...
"Seyit Ali Çavuş kimdir?" diye...
Aklınıza hemen Çanakkale Zaferi gelir, öyle değil mi?
Hani şu 250 kiloluk top mermisini imanıyla, vatan ve millet aşkıyla göğüsleyen kahraman...
Peki bir soru daha sorsak ve desek ki;
"Osman Bedreddin kimdir?" diye...
???
Biliyoruz ki, çoğunuz bu soruya yanıt veremediniz...
Dilerseniz mevzuya girmeden sorduğumuz sorunun yanıtını verelim önce...
Şimdi...
Nasıl ki Seyit Ali Çavuş denilince akıllara Çanakkale Zaferi geliyorsa, Osman Bedreddin de, akıllara tam da Aziziye Zaferi'ni getirmesi gereken bir isimdir...
Şöyle ki;
Osman Bedreddin; 8 Kasım'ı 9 Kasım'a bağlayan o karanlık gecede, Ayazpaşa Camii'nin minaresinden Erzurum ahalisini cihada çağıran kutlu sesin sahibidir...
Osman Bedreddin; insan gücüyle kesinlikle kaldırılamayacak büyüklükteki kayaların, yerden hem de kendiliğinden kalkarak gelip arasına yerleştikleri ellerin sahibidir...
Osman Bedreddin; üzerlerine fırlattığı her bir kayayla onlarca Rus askerini aynı anda helak eden bir Allah dostunun adıdır...
Ve Osman Bedreddin; Allah'ın izniyle gösterdiği bu kerametle hem düşman askerlerini ve dahi Osmanlı paşalarını bile şaşkına çeviren isimdir...
***
Evet...
Aziziye Zaferi kazanılmış, düşman askeri tabyalarda ağır bir yenilgiye uğratılmıştır...
Paşaların durum değerlendirmesi yaptığı sırada Gazi Ahmet Muhtar Paşa etrafındakilere şöyle sorar:
- O Ezan-ı Muhammedi'yi okuyan kimdi?
Bu sorunun cevabı önemliydi; çünkü Osman Bedreddin tarafından okunan ezan, Erzurum’un dağı-taşı, deresi-tepesi, yamaçları ve ağaçları tarafından adeta tekrar tekrar okunmuştu... Dalga dalga yayılıp, ufukları aşan bu ezan sesiyle halk bambaşka bir şevk ve cesaret bulmuştu...
Devam edelim...
Derken yaverlere emir verilir ve Ezan-ı Muhammedi'yi okuyanın aranıp bulunması istenir... Yaverler dört bir yana dağılır ve en sonunda o sesin sahibi bulunur ve o zat; Osman Bedreddin'in takendisidir...
Kurt İsmail Paşa, ezanı okuyan kişinin Osman Bedreddin olduğunu görünce; Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın yanına yaklaşır ve kulağına şunları fısıldar:
"Paşam, ezanı okuyan zatı tanıdım. Erzurumlu Miralay Bahri Bey’in kumandasında, heybetli, vakarlı, temkinli hareketleriyle ve bilhassa düşmana taşla hücumu dikkatimi çekmişti. Elinde silah yoktu. Düşmanı dev gibi kayalarla kovalıyordu. Fırlattığı kayalar mutlaka hedefine ulaşıyor ve düşman askerini helak ediyordu. Bu hadiseyi gözümle gördüm. O, yere eğilmeden kayalar eline geliyor, alıp atınca düşmanı yıkıyordu. Bu kahramanın veli bir zât olduğunu anladım ve kerametini gözlerimle gördüm.”
Paşa heyecanlanır ve sevinç içerisinde:
“Bre paşa kardaş niçün demezsiniz ki bu cenkde üçler, yediler, kırklar, erenler bizimle beraberlermiş. Elhamdülillah bu, Rabbimin bize bir ihsanıdır”
Paşa'nın hatıralarında da yer verdiği bu olaydan sonra Osman Bedreddin, 28. Alay'da Tabur İmamı olarak görevlendirilir...
***
Osman Bedreddin, Hasankale'nin Bevelkasım köyünde doğmuştur ve Hoca Selman Sükuti Efendi’nin oğludur... Hafız Osman Bedreddin diye bilinir... Hafız Osman Bedreddin, hayatı boyunca daimi insanları saadete kavuşturmak için çalıştı. Vaaz ve nasihat etti, 1922 (H.1340) senesinde de, Harput’ta vefat etti. Vefatından birkaç gün evvel vasiyetini yazdı. Vefat ettiğinde, halk arasında çok sevildiğinden, cenazesinde büyük bir kalabalık toplandı. Harput'ta Meteris kabristanına defnedildi. Bilahare kabri üzerine türbe yapıldı. Gülzâr-ı Sâminî adındaki mektûbâtı ve Gülbün-i İrşâd ve Mecâlis-i Sâminiyye adında beş ciltlik kasîdesi vardır. Sohbetleri üç kitap hâlinde basılmıştır.
***
Allah selametlik versin...
Erzurum'un bir önceki Valisi Dr. Ahmet Altıparmak Aziziye Zaferi için hep şu tanımı kullanırdı:
"İkinci Çanakkale"
Haksız da değildi hani...
Çünkü Çanakkale Zaferi nasıl ki tarihin akışını değiştirdiyse, Aziziye Zaferi de, tarihe altın harflerle yazdığı bir destan oldu bu milletin...
Buraya kadar, iyi, hoş, güzel, tamam da...
Peki, bizler sahip olduğumuz bu değerin farkına varabildik mi?
Maalesef ama hayır...
Öyle ya!
Hemen yanıbaşımızdaki tabyalarda gerçekleşen bu mukaddes mücadeleyi bile ilk kez 136'ncı yıldönümünde hatırladık... Dönemin Valisi Ahmet Altıparmak mihmandarlık etmeseydi, belki de yine aklımıza dahi gelmeyecekti Aziziye Zaferi...
Bereket, gelenek haline geldi de; her yıl 9 Kasım'ın şafağında tabyalara doğru on binler yürüyor bu şehirde...
Şükür...
Buna da şükür...
***
Şimdi...
Hepimizin malumu olduğu üzere; 15 Temmuz'da aslında haince tezgahlanmış bir işgal girişimi yaşadı Türkiye... Daha önce Çanakkale ve Aziziye'yi ölümsüzlüğe kavuşturan ruh, 15 Temmuz'da yeniden tebarüz etti ve yurdun dört bir yanını kuşatıverdi adeta...
Feraset oldu...
Basiret oldu...
Cesaret oldu...
Güç oldu, kuvvet oldu; birlik, beraberlik ve kardeşliğe büründü bu ruh...
Kalp gözlerimiz kapalıydı; Seyit Ali Çavuş'ları, Osman Bedreddin'leri ve Nenehatun'ları göremedik belki ama "vatan sevgisi imandandır" düsturundan hareketle insanımızı kurşunların üzerine yürüten, tanklara kafa tutturan ve ölüme meydan okutturan şey; yani iman, hem de apaçık orta yerdeydi...
Çok şükür...
***
Ne düşünüyoruz, biliyor musunuz?
Aziziye Zaferi'nin 139'uncu yıldönümü yaklaşıyor malum...
Diyoruz ki;
Gelin, bu yıldönümünde yapılacak olan etkinlikleri daha bir çeşitlendirelim... 15 Temmuz'dan sonra başlatılan ve 27 gün süren demokrasi nöbetlerinden hareketle, benzer bazı programlar organize edip, milli coşkuyu yeniden yaşayalım, yaşatalım...
Şöyle birşey yapılabilir örneğin:
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Aziziye Zaferi'nin yıldönümü etkinlikleri için Erzurum'a davet edilebilir mesela... Her yıl olduğu gibi yine Lalapaşa Camii'nde sabah namazı kılınarak (Sabah ezanını Cumhurbaşkanı Erdoğan da okuyabilir) yollara düşülüp, mukaddes bir mücadelenin sergilendiği tabyalar, tarih boyunca görülmemiş bir kalabalıkla şenlendirilemez mi yani?.. Tüm dünyaya buradan, yani "Müllk-i İslam'ın Kilidi" olan Erzurum'dan şu okkalı mesaj verilemez mi?
Biz böyle bir milletiz işte!
Tanyeri ağarırken de ayaktayız, gündüz geceye dönerken de ayaktayız...
Biz kim miyiz?
Biz Seyit Ali Çavuş'uz...
Biz Osman Bedreddin'iz...
Biz Nene Hatun'uz...
Biz Miralay Bahri Bey'iz...
Biz Gazi Ahmet Muhtar Paşa'yız...
Ve biz; "Vatan Sevgisi İmandandır" hakikatine teslim olmuş; Yüce Türk Milleti'yiz!
***
Görüyor musunuz?
Osman Bedreddin'le başladık söze ve nerelere geldik...
Esasen muradımız:
"Çanakkale'de Seyit Ali Çavuş bugün nasıl ki marka bir değer olmuşsa, Osman Bedreddin de, Erzurum'un ve dahi yurdun marka bir değeri haline getirilmelidir... Özellikle belediyelerimiz bu iş için seferber olmalı, Osman Bedreddin ismi markalaştırılarak ölümsüzleşmeli ve hatta Erzurum'da kendisi için bir anıt mezar dahi yaptırılmalıdır" demekti...
Ama neylersiniz ki; söz dönüp dolaşıp, ta buralara kadar geldi...
Bazen oluyor böyle...
Yazmak istediğiniz asıl şey arada bir yerlerde sıkışıp kalırken, kendinizi bir anda başka mevzuların içerisinde bulabiliyorsunuz...
İşte bugün de öyle bir gün oldu galiba...
Ne diyelim...
Vardır bunda da bir hayır...