Flaş Haber
Kapat
Muhammet Özünal
Muhammet Özünal
17 Haziran 2016 Cuma 21:17
Gazetecilik onun tek aşkı...
O, Erzurum basınının gülen yüzü... O bir fotoğraf ustası... O bir emektar gazeteci... Doğan Haber Ajansı (DHA) Muhabiri Turgay İpek'le tadına doyulmaz bir söyleşiye imza attık...
 

Yaptığı her bir haber
GAZETECİNİN NAMUSUDUR!

 
Fırat YAKUT / YENİGÜN 
Bu haftaki söyleşi konuğumuz Erzurum’un ve Türkiye’nin usta gazetecilerinden Turgay İpek… Gazetecilik mesleğinin zorluklarını ve kolaylıklarını anlatan İpek, Erzurum’un şimdiki durumu ile gelecekteki durumu hakkında açıklamalar yaptı. Bütün deprem haberlerine giden usta gazeteci İpek, bir keresinde enkazın altında kaldığını ve enkazın altından çıktıktan sonra görevine devam ettiğini söyleyerek yaptığı mesleğin zorluklarını anlattı.
İşte o sohbet tadındaki söyleşimiz.
Keyifli okumalar…
 
Öncelikle kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz, Turgay İpek kimdir?
- 23 Ocak 1968 yılında Erzurum’da doğdum. Atatürk Lisesi'nden mezun oldum. 1983 yılından beri gazetecilik mesleği içindeyim. Bu mesleğe Milliyet Gazetesinde başladım. Ofis içinde başladım. Daha sonra muhabirliğe geçtim. 1993 yılında kadro aldım ve bilfiil 212 sigortayla çalışarak geçtiğimiz yıl emekli oldum. 1 yıldır emekliyim. Emekli olduktan sonra görevimi bırakmadım. Devam diyorum, yaşımız daha genç, her ne kadar emekli de olsak… Birkaç yıl daha çalıştıktan sonra bu işi layığıyla bırakmak istiyorum.
 
Gazeteciliğe başlama serüveninizi anlatabilir misiniz?
- Gazeteciliğe başlama serüvenim çok küçük yaşlardaydı. Hem ortaokula giderken hem de Milliyet gazetesine girmiştim. Yani hem okuyordum hem de ofise gidip geliyordum. Burada çay yapıyordum. Daha sonra karanlık oda sorumlusu oldum. Karanlık odadan sonra, Teleks vardı o zamanlar haber yazmak için kullanılan, Teleksi yazmaya başladım. Tabi bu iki işte çok zordu o zamanlar. Özellikle film banyosu, kart yapma, karta basmak gibi. Şimdiki gibi dijital makineler yoktu. O zamanlar küçük bir odamız vardı. Banyosunu falan hazırlıyorduk, o karanlıkta girip, o filmi banyo edip fotoğrafı basıp çıkıyorduk. Sonra haberleri yapıştırıp, paketleyip İstanbul’a gönderiyorduk. İşte öyle öyle hem okudum hem orada çalıştım… Üniversiteyi de okumadım daha doğrusu. Çünkü kadro almıştım, işim vardı, işimi severek yapıyordum. Bu meslekte çok iyi başarılar elde ettiğime inanıyorum. 100’ün üzerinde ödülüm var. Birkaç tane almış olduğum özel ödül var. Başarılarla geçtiğine inandığım bir meslek hayatım var. Çokta mutlu ve gururluyum. Doğan Haber Ajansında çalışmak bana göre bir ayrıcalıktır. Çünkü istediğin her haberi yapabiliyorsun. Burada, basında hakikaten özgür bir yerdesin. Bunun dışında ses getirici haberler yapınca da sadece Erzurum’da değil Türkiye’nin bir çok yerinde tanıyorlar. Bu da çok güzel bir duygu…
 
Yıllardır gazetecilik yapan birisi olarak Erzurum’da gazetecik yapmanın artı ve eksi yönlerini anlatabilir misiniz?
- Şimdi biz ulusal çalıştığımız için mesleğimizi sadece Erzurum’da yapmıyoruz.  Doğu Anadolu Bölgesi bize bağlı… Gereksinim duyulduğunda Türkiye’nin dört bir tarafına gidiyoruz. Ben mesela Doğan Haber Ajansı adı altında Antalya’da, Sakarya’da çalıştım. Görevlendirmeyle gittim. Oralarda uzun süre çalıştım. Tüm depremlere, Türkiye’de ne kadar deprem olduysa; 1990’dan bu yana hepsinde görev aldım. Habere ulaşmak açısından Batı’da haber bulmak, haber yapmak çok kolay ama özellikle yöremizde haber yapmak çok zor… Çünkü, burada haberi kendin yaratmak zorundasın. Haberi kendin buluyorsun. Yoksa Antalya’daki gibi, “Bugün bu geldi, bunu takip edeyim. Bugün bu ünlü burada, bugün şu şahıs burada” diye böyle bir hareketlilik yok. Adli olayların dışındaki olayları kendiniz bulup çıkartıyorsunuz. Yani gündemimizi kendimiz oluşturuyoruz. Yoksa bugün bu haber var gidip onu takip edeyim diye bir şey yok. Ayrıca her gün gündeme haber vermek zorundayız. Zorundayız derken işte bugün haberin varsa var, yoksa yok. Ama biz ofisteki arkadaşlarımız, kendi gururumuza adeta yediremiyoruz. Her gün en az bir haber vermek istiyoruz. Tabi bunu da verdiğiniz taktirde gazetelerde çok geniş yer alması ayrıca sevindiriyor. Mesela emekli olmuşum, bugün bile her sabah gazeteyi açtığımda “Acaba bugün haberim kaçıncı sayfada çıktı” diye heyecanla bakıyorum. O şevki hiçbir zaman kaybetmedim. Her zaman heyecanlanıyor insan… Yaptığım haberlerden dolayı çok kişi iş sahibi oldu, çok kişi hastalığına çare buldu, çok kişi ev sahibi oldu, imkansız olan şeyler vardı onlar gerçekleşti. Mesela şuan bir haber takibindeyim. Çift cinsiyetli iki kardeş var. Bunların biri 22 yaşında biri 14 yaşında. Bunlar ameliyat olamıyorlar. Ne kadınlar ne erkekler… Haberi yaptım, şimdi Sağlık Bakanlığı olaya el koydu. Bunları bayramdan sonra gidip istedikleri cinsiyete kavuşacaklar. İkisi de kız çocuğu olmak istiyor. Bir habere gitmiştim. O haberde biri yanıma geldi, gazeteci olduğumu bildiği için, “Benimde sorunum var, yazar mısın” dedi. Tabi oturup konuşunca detaylı bir şekilde öğrendim. Evine gittiğimde kardeşinin de aynı durumda olduğunu öğrenince haber daha da güzel oldu
 
Bu tür haberler mutlu ediyor mu?
- İster istemez mutlu ediyor. Mesela ben hiç unutmam, 1992 yılının Ramazan Ayı’nda bir kadın vardı. İşte oturduk, sohbet ettik. Aşevinden ekmek alıyordu. “Ablacım niye yardım alıyorsun, durumun kötü mü, neyin var?” diye sordum. Dedi ki, “Ben 10 yıl evli kaldım 10 çocuğum oldu. Kocam kanserden öldü” dedi. “Nerde yaşıyorsunuz” diye sordum. Dedi ki, bir evin bahçesinde… Kümes gibi bir yerde yaşıyorlardı. Tabiri caizse, benzetmek gibi olmasın; anne, bir tavuk gibi çocuklarını altına almış ısıtıyordu. Ben haber yaptım, Türkiye’nin ve Avrupa’nın bir çok yerinden kadına yardım geldi. Kadına ev aldık. Yani gelen parayla istesek iki tane apartman alabilirdik. Bu kadının her evine gittiğimde çocukları bana “Baba” diye sarılıyordular. Çocuklar ayakkabılarımı saklıyorlardı ki, ben evden çıkıp gitmeyeyim, biraz daha oturayım diye. Bir aile gibi olmuştuk. Şimdi aradan yaklaşık 24 yıl geçmiş, hala o çocuklar beni arar, halimi hatrımı sorar. O çocukların hepsi şimdi çalışıyorlar ve hepsinin çocukları bile var. Ha ben olmasaydım belki de, düşünmek bile istemiyorum ama… Hepsi şuanda vatanına, milletine bağlı çocuklar. İşleri güçleri olan, annelerinin yanından ayrılmayan pırlanta gibi çocuklar. Bu anlattıklarım sadece bu haberlerden bir kaçı. Bunun dışında dediğim gibi çok sayıda insana yardım elini uzattım. Bir köprü oluşturduk deyim yerindeyse.
 
Şimdiye kadar haberini yaparken, çok derinden etkilendiğiniz haberler oldu mu?
- En çok şehit haberleri üzüyor beni. Mesela bir köy vardı çocuklar ölümü göze alarak bellerine ip bağlayarak koca bir nehri geçiyorlardı. Tekman ilçesi tarafındaydı. Bu çocuklar okula gitmek için ölümü göze alıyordu. Çok büyük zorluklar çekiyordular. Ben gittim orada haberi yapınca 3’üncü Ordu Komutanlığımız oraya bir köprü yaptı. Köprüye de Mehmetçik Köprüsü adını  verdiler… Böylece çocuklar artık ölümü göze alarak yüzerek karşıya geçmiyor.
 
Ayrıca siz fotoğrafçılıkta da çok maharetlisiniz ve herkes bu anlamda size üstat diyor. Bu hoşunuza gidiyor mu?
- Fotoğraf çekmekte görmek önemli… Yani elinizdeki makine önemli değil. Yeter ki o gördüğünü o fotoğraf karesine yansıtmak. Bakış açısı çok önemlidir. Ben mesela çok iyi gazetecilerle çalıştım. Yurt dışından gelen, yurt içinden gelen çok ünlü gazetecilerle çalıştım. Onları takip ettim. Onların çektiği fotoğraflara baktım, kendi çektiklerime baktım. İşe dün başlayan yeni meslektaşın bile çektiği fotoğrafa bakarım. İşte nasıl çekiyor, nerden çekiyor… Yani belki ondan öğrenebileceğim bir şey de var. Öğrenmenin sınırı ve yaşı yoktur çünkü.
O zaman arşivinizde baya bir fotoğraf birikmiştir. Bu fotoğrafları bir sergi haleni getirmeyi düşünüyor musunuz?
Turgay İpek: İşte o bende yok. (Gülümsüyor) Bugüne kadar çektiğim hiçbir fotoğraf saklamış değilim. Allah bu sosyal medyadan razı olsun. Hep orada paylaşıyorum ve orada kalıyor. Yoksa bugüne kadar bir fotoğraf saklamış değilim. Tabi orada paylaştıklarım da sayılıdır. Bugüne kadar elbette belki milyonlarca fotoğraf çekmişimdir ama dediğim gibi hiç birini saklamadım. Sosyal medyada paylaştığım fotoğrafların binlerce kişi tarafından paylaşıldığını görmek beni çok mutlu ediyor. Mesela 20 yıl önce çektiğim bir fotoğraf bir bakıyorum ki birileri tarafından paylaşılmış. Ayrıca hiçbir fotoğrafa imzamı atmam.
 
İmzayı niye atmıyorsunuz?
- Paylaşmaktır bu… Altında Turgay İpek yazsa ne olur yazmasa ne olur? Önemli olan insanların onu alıp kullanması ve paylaşmasıdır. Yıllar sonra o fotoğrafın üstünde imzam olmasa da tanıyorum. Yani ben tanıyorum ya gerisi önemli değil.
 
Peki, gazeteciliğe yeni başlayacaklara veya gazeteci adaylarına tecrübelerinize dayanarak nasıl tavsiyelerde bulunursunuz?
- Vallahi ben bu mesleğe ilk başladığım zaman bir toplantıya giderdik, büyüklerim varken soru bile sormazdık. Yani onları takip ederdik. Şimdi bakıyorum bu mesleğe başlayan insanlar, yıllarını bu mesleğe vermiş insanları hiç kale bile almıyor. Ukala ukala konuşmaları, hareketleri, tavırları bunlar insanı üzüyor. Mesela ben bir toplantıda hiçbir zaman ayak ayaküstüne atmam. Bir Vali geldiği zaman ayağa kalkarım. Bu beni küçük düşürmez, bu görmüş olduğum terbiyedendir. O insanın karşısındaki makama verdiğim saygıdır. Karşımdaki bir ilkokul mezunu da olsa, ayak ayaküstüne atmam. Bir kere insana saygı göstermek zorundasın. Yeni başlayacak olanlar bu mesleği her zaman şerefiyle yapsınlar. Bugün kadar kimse bana diyemez ki, “Bu haberi yaptı da bundan faydalandı.” Böyle bir şeyi ispat eden olursa zaten ben bu mesleği bırakırım. Bugüne kadar da elime çok fırsat geçti. Yaptığım haberler nedeniyle insanların bana para vereceği çok olaylar düştü. Ama çok şükür bugüne kadar hiçbirine bakmadım. Sadece haberimizi yaptık. Her zaman devletimizin, milletimizin yanında olduk. Çünkü yaptığın her haber senin namusundur.
 
Erzurum’da gazeteciliği ve gazetecilik mesleğini yapanları nasıl buluyorsunuz?
- Tabi bu mesleği yapmak çok güzel ama mesleğin de karşılığı yok. Niye yok? Bugün insanlar çalışıyor, gazetecisin, aldığı maaş 600, 700 belki bin lira… bir gazetecinin aldığı maaş yüklü olmalı ki daha demin bahsettiğin şeye tenezzül etmesin, başkasının parasında gözü olmasın. Bir habere gittiği zaman ben bu taksiti nasıl çıkarırım, bu ayın kirasını nasıl öderim diye düşünmemesi lazım… Bir kere gazetecinin aklı, beyni, huzuru yerinde olmalı. Eğer maddiyatı düşünürse farklı yerlere yönelir o gazeteci. Onun için gazeteci arkadaşlarımız kadar patronların da bu konuda duyarlı olması gerekir. Hep bana keser misali çalışmasınlar. (Gülüyor) Testereyi örnek alıp, hep ortadan bölsünler. Sen ne kadar kazanıyorsan,  o da o kadar kazansın. Çünkü ikinizin de ekmek kapısı orası. Eğer sen varsan patron vardır.
 
Biraz da Erzurum’u konuşalım. İleride Erzurum’u nerede ve nasıl görüyorsunuz?
- Tabi, Erzurum’u elbette metropol bir kent olarak görmek isteriz ama bu hayalden öteye gitmez, gideceğini de sanmıyorum. Bir Gaziantep’i, bir Kayseri’yi, bir Konya’yı, bir Sivas’ı bile gördüğünüz zaman, onu da bırakın hemen yanı başımızda Erzincan’ı gördüğünüz zaman… Ki Erzincan’ın nüfusu kadar bizim Erzurum’da öğrenci sayımız var. Ama Erzincan bile bizden çok güzel. Yani artık bu kabuğumuzu değiştirmeliyiz.
 
Hangi açıdan güzel?
- Şehir açısından güzel, planlama açısından güzel, yaşantısı güzel, her yönüyle güzel. Bir kere modern bir şehir. Artık biz de kabuğumuzu değiştirmeliyiz. Çok şükür, elhamdülillah orucumuzu tutuyoruz, ibadetimizi yerine getiriyoruz ama bu şehirde oruç yiyen insanların da dayak yememesi lazım artık. Tamam, onlarında saygılı olması gerekiyor, sokak ortasında sigara içmemesi, ekmek yememesi gerekiyor ama olur da bir tanesi terbiyesizlik etmiştir, onu görmemezlikten gelmek daha güzel bir şey bence. Sonuçta onun cezasını verecekse Allah verecek. Yani senin gibi bir kul, onun cezasını veremez. Şimdi ezan okunurken sokakta yürüdüğün zaman birisi diyor mu ki kardeşim ezan okunuyor, niye namaz kılmaya gitmiyorsun diye. Şimdi sen eğer ezan okunduğu zaman namaz kılmıyorsan o adam da ramazan da sigara içiyorsa kimse kimseye bir şey dememeli. Hani derler ya her koyun kendi bacağından asılır diye, hakikaten öyle… Sen kendinden sorumlusun.  Şehircilik açısından bence Erzurum Büyükşehir Belediyesi bekleneni tam veremedi. Beklentimiz çok yüksekti.
 
Nasıl bir beklentiniz vardı?
- Mesela hala raylı sistem getirilemedi bu şehirde. Hep gündemde ama sadece gündemde kalıyor. Arkadaşım böyle bir şey çıktığı zaman kazmayı, küreği vurup başlatırsın. Ben çocukken diyorlardı ki, havuzbaşının altını tünel yapacaklar diye. Hala öyle. Erzurum’da hala trafiğe bir çözüm bulunamadı. Erzurum’da bile bir kırmızı ışıkta durduğum zaman en az 3-4 kez bekliyorsun. Eskiden ben duyduğumda İstanbul’dakiler nasıl yaşıyorlar diye düşünüyordum. Şimdi ben bunu Erzurum’da yaşıyorum. Niye? Şimdi mesela Erzurum’da araç sahiplerinin çoğu otopark kullanmıyor. Artık bunlara bir çözüm getirilmesi lazım. Arabanı götürüp park edebileceğin yer yok caddede. Otopark mutlaka şarttır. Vatandaşı yönlendireceksin. İnsanlarımız diyor ki, “Ben arabamdan inim, karşıda alışverişimi yapayım, arabama binim.” Bu böyle olmaz.
 
O zaman İnsanların mı değişmesi lazım?
- Yani elbette insanların da değişmesi lazım… Bu karşılıklıdır. Her şeyi devletten beklemek olmaz. Sen kurallara uyacaksın sonra gerekli hizmeti bekleyeceksin. 
 
Peki, Atatürk Üniversitesi’nin Erzurum halkına nasıl bir katkısı var?
- Bir kere üniversitenin varlığı yeter. Şimdi üniversite tatilde olduğu zaman Erzurum terk edilmiş bir şehri andırıyor. Atatürk Üniversitesi Erzurum’a başka daha ne yapabilir ki? Ziraat fakültesi mesela çiftçileri bilgilendiriyor. Biz kaç kere üniversiteye gittik ki, şu sorunum var diye. Yani insanlar bize niye gelsin ki? Bir kere insan olarak bizim gidip söylememiz gerekiyor ki “Ya benim böyle böyle bir sorunum var, üniversite nasıl halledebilir” diye. Ziraat fakültesi… Çok güzel işler yapıyor. Çiftçilerimizi eğitiyor, gerektiği zaman. Ama çiftçilerimiz kaç kere o fakültenin kapısını çaldı. Arz talep meselesidir bunlar. Yani Allah üniversitenin eksikliğini vermesin. Erzurum’un ekonomisini ayakta tutan bir yer bana göre.
 
Geçtiğimiz günlerde Vali Ahmet Altıparmak bu şehirden gitti. Şuana kadar belki de çok vali görmüşsünüzdür Erzurum’a gelen. Bu valiler içinde en başarılı Vali hangisiydi size göre ve ne yaptı ki sizin gözünüzde başarılı oldu?
- Bana göre en başaralı Vali, Mehmet Ağar’dı… Mehmet Ağar mesela, adam gibi adamdı her yönüyle. Bir kere buraya vali olarak geldiğin zaman, taş üstüne taş koydun mu? Ben o yünüyle değerlendiririm. Mehmet Ağar geldi, ne yaptı? Palandöken’i kurdu. Dedeman’ı getirdi. Yani altyapıyı kurdu. Erzurum’a büyük bir gelişim sağladı. Yani en basit olanı söylüyorum. Ne yaptı? ERÇİMSAN’ı kurulmasında büyük rol oynadı. Burada Lütfü Yücelik’i de kutluyorum. Şuan ERÇİMSAN Türkiye’de neredeyse almadığı çimento kalmadı. Erzurum’un adını büyük bir kesime duyurdu. Erzurum’un Lütfü Yücelik gibi iş adamlarına, Mehmet Ağar gibi valilere ihtiyacı var. Orhan Şerifsoy gibi de Belediye Başkanlarına ihtiyacı var. Orhan Şerifsoy CHP’in Belediye Başkanıydı. Hala daha onun eserleriyle duruyoruz. Onun için geçmişten umut beklemektense geleceğe yatırım yapmamız lazım. Artık geleceğiz, yapacağız diye şeyler kullanılmamalı. Atatürk gibi konuşacaksın. Yapacağız, getireceğiz… Getirebiliriz denmemeli hiçbir zaman… Biz bunu yapacağız, bitti, nokta. Siyaseti bırakacağız artık. İnsanlar hizmet bekliyor. Ahmet Altıparmak ise bana göre İstanbul’da Valilik yapabilecek bir kapasitede. Protokol adamı kendisi. Hizmetini de görmedim ben. Yani Erzurum’a şunu yaptı, şunu getirdi, diye kimse diyebilir mi?
 
Mesela tabyalara artık her yıl yapılan Ecdada Yürüyüş…
- Yürünerek yollar aşılmaz. Bana göre hizmet bunlar değildir. Bana göre hizmet Erzurum’a palandökeni kazandırmak, onu bunu yapmaktır. Ben başarıyı öyle görüyorum.
Erzurum’a 5-10 tane Hümeyra Perdeli gibi gazeteci lazım ki Erzurum rahatlasın. Erzurum’un gerçekten şuan iyi gazetecilere ihtiyacı var ama maalesef göremiyoruz.
 
Erzurum’da bir İletişim Fakültesi var. Siz İletişim Fakültesini nasıl buluyorsunuz?
- Gazeteciliğe sağladığı katkı, belki hocalar biraz kızacaktır ama çok az, yok denecek kadar az. Yani ben isterdim çok iyi gazeteciler yetiştirsin, Erzurum’da dediğim açığı kapatsın, memleketine gittiği zaman gazetecilik yapsın ama olmadı. Bize stajyer olarak geliyorlar 3’üncü sınıfta. Haber yazmasını bilmiyorlar. Fotoğraf çekmeyi falan filan bırak. Git bir adamın fotoğrafını çek gel haberini yaz. Ama bazı fotoğraflar vardır ki, konuşan fotoğraflardır. Altına hiç bir şey yazma. Okuyan fotoğrafa baksın her şeyi anlar. Bana göre de en iyisi de odur. Çünkü ne yazık ki okumuyoruz. Ne yazıldığına bakmıyoruz. Sadece Başlığa bakıyoruz. Bunun için çok güzel bir fotoğraf çekeceksin. Adam fotoğrafa bakıp haberi kendisi yazacak. Günümüzde gazetecilik mesleği artık çok kötü… Gazeteci bana görü hür olmalı ama seviyeli olmalı. Mesela yaralıları getiriyorlar, yaralı zaten düşmüş can derdine. Kadın veya erkektir fark etmez, uygunsuz haldedir. Gazeteci bunu çektiği zaman, götürüp sadece kafasını vermeli, vücudunun hepsini vermemeli. Zaten kanlı bir fotoğraf çekmemeli, bir gazeteci. O gazete de onu sayfaya koymamalı. İnsanlarımız sabah kahvaltısında okuyor gazeteyi. Kahvaltı yaparken karşında kanlı bir fotoğraf görmek ister misiniz? İstemesin herhalde. Depremlerde mesela çok sık rastlıyordum. Bakıyorum adam enkazın altında uygunsuz vaziyette. Uygunsuz dediğim, çıplak, banyoda yakalanmış. Onun fotoğrafını ben çekmem. Objektifimi ona yönlendirmem, çok ayıp. Sen gazeteci değil önce insansın. Önce insan gibi davranmasını öğreneceksin. Mesela bir kuruma gidiyoruz, kurumun yetkilisi bana diyor ki, o fotoğrafı sana çektirmem. Ben de gazeteciysem o fotoğrafı çekeceğim. Yani onu hiçbir zaman engelleyemezsin. Gazeteci yeter ki istesin. Ama dediğim gibi bazı şeyler vardır ki çekilmez onu da çekmezsin.
 
Van depremi olduğu zaman sizde Van’a gitmiş miydiniz?
- Tabi, Van Depremine gittim. İki arkadaşım enkaz altında kaldı, Sebahattin ile Cem… Birkaç gün öncesine bizde o otele girip çıkıyorduk. Biz o gün başka bir yere gitmiştik, başka bir semtteydik.
 
Yani siz de yakalanabilirdiniz?
- Bizde otelin içindeydik ama bizim otel yıkılmadı sadece eşyalar yıkıldı üzerimize ama çıkmayı başardık. Salih Tekin ile beraberdik. Şansımıza otelimiz yıkılmadı. O otel yıkılsa belki bizde ölecektik. Meslekte çok kaza geçirdik. Erzincan depreminde ben enkaz altında kaldım. Erzincan Devlet Hastanesi’nin altında cesetleri çekerken, hastane ikinci artçı depremde yıkıldı. Enkazın altında sürünerek çıktım.
 
Enkazın altından çıktıktan sonra ne yaptınız?
- Enkazdan çıktıktan sonra göreve devam ettim, ne yapacağım. Boşlukta kaldığım için Yaram falan yoktu. Tabi her gittiğim deprem haberinde en az 1-2 ay kalıyorum. Genelde otelde yatmam, otomobilde yatarım. Önce işi sağlama almamız lazım. Ama Van depreminde baya bir zaman geçmişti. Çok kirlenmiştik. Artık kokudan yanımıza yaklaşamıyordular. Depremzedeler çadırda yıkanabiliyorlardı ama biz otomobilde kaldığımız için yıkanma şansımız yoktu. 15 gün hiç yıkanmadığımız oluyordu. Dedik ki artık gidip bir yıkanalım diye. Mesela Bingöl Depreminde, postal giymiştim, bir hafta ayaklarımı o postaldan çıkartmadım. Hava çok soğuktu. Bir hafta sonra çıkarttığımda çoraplarımın etime yapıştığını gördüm. Abartmıyorum, 1 ton su ancak saçımın kirini götürdü. Ancak temizledim saçımı. Yani bu mesleği yapacaksan zorluklarına da katlanacaksın. Zevkli yönleri de var. Saygı görüyorsun, herkes tarafından tanınıyorsun, maçlara gidebiliyorsun gibi. Küçükken Erzurumspor’un maçlarına ücretsiz girebilmek için kapıda beklerdik ki bir bizi yanına alıp stada soksun diye. Çocuğuz ya… Ama şimdi protokol kapısından giriyorsun, futbolcularla konuşuyorsun, sahanın içine giriyorsun gibi güzel yanları da var.
 
Erzurumspor demişken, Erzuzurmspor’u ileriki yıllarda Süper Lig’de şampiyonluğa oynayan bir takım olarak görüyor musunuz?
- Aslen ben Karslıyım ama Erzurum’da doğup büyüdüm. Her zamanda nerelisin dediklerinde Erzurumluyum diyorum. İnsan nerede ekmek yiyorsa memleketi orasıdır. Gerçi Türkiye Cumhuriyetinin her yeri aynıdır bizimi için ama ekmek yediğin yer daha önemlidir. Tabi inşallah Erzurumspor bu sezonda şampiyon olur. Hedefimiz, hayalimiz, isteğimiz odur. Çünkü Erzurum’un olması gereken yer bana göre Süper Lig'dir. Doğuda çünkü süper ligde hiçbir takım yok. Burada yaşayanlarında hakkıdır Fenerbahçe’yi, Galatasaray’ı ve Beşiktaş’ı görmek. Şampiyonluk belki hayal olur ama ortalarda bitirsin yeter bizim için, hiç düşmesin, hep orada kalsın. Bu konuda zaten Sağlık Bakanımız Recep Akdağ, İç İşleri Bakanımız Efkan Ala olmak üzere herkesin bu takım için elini taşın altına koyması lazım.
 
Son olarak ekleyeceğiniz bir şey var mı?
- Son olarak umarım en kısa sürede ülkemiz barış ve huzur ortamını sağlar. İnşallah artık şehit haberleri duymayız. Çünkü öyle bir alışkanlık oldu ki, artık 5-6 şehit var dendiği zaman üzülmez olduk. Bugünlerin bir an önce bitmesi için dua ediyoruz. Allah devletimize milletimize zeval vermesin…

 

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.